yunan efsanesine göre theseus gemisiyle birlikte girit'ten zaferle dönünce atinalılar, theseus'un gemisi'nin hatıra olarak korunmasına karar verirler. geminin tahtaları eskidikçe yenileriyle değiştirilir. bir zaman sonra geminin tüm parçaları değiştirilmiş hale gelir. bu durumda gemi hala theseus'un gemisi midir? gemide girit'te…devamıyunan efsanesine göre theseus gemisiyle birlikte girit'ten zaferle dönünce atinalılar, theseus'un gemisi'nin hatıra olarak korunmasına karar verirler. geminin tahtaları eskidikçe yenileriyle değiştirilir. bir zaman sonra geminin tüm parçaları değiştirilmiş hale gelir. bu durumda gemi hala theseus'un gemisi midir?
gemide girit'te fiziksel olarak bulunmuş hiçbir parça kalmamıştır. dolayısıyla artık bu gemi o gemi değildir diyenlere hak verebiliriz. öyleyse bu gemi tam olarak hangi tahtasını kaybettikten sonra theseus'un gemisi olma vasfını yitirmiştir? heraklitos bu durumu bir paradoks olarak kabul etmeyip, geminin zaten atina'ya geldiğinin ertesi günü bile aynı gemi olmadığını, aynı gemide iki defa yıkanılamayacağını söyler.
aristo maddeyi meydana getiren dört sebep sıralar: şekil, madde, amaç, etkin neden. maddenin ne olduğunu belirleyen şey şekli olduğuna göre gemi hala aynı gemidir. üstelik geminin bulunuş sebebi, amacı da değişmemiştir.
paradoks bu kadarla sınırlı değildir. geminin değiştirilen her parçası saklanmış olsa ve bunlarla ikinci bir gemi yapılırsa ne olur? eski parçalarla yapılan gemi theseus'un gemisi olur mu? cevap evetse, bu durumda iki tane mi theseus'un gemisi olur? yoksa eskinin dirilmesi yeni parçalara sahip geminin sıfatını kaybetmesine mi sebep olur?
1 yılda vücudumuzdaki atomların neredeyse hepsi değişmiş oluyor. yeni atomları genlerimizdeki kodlara göre -ki genlerimizi oluşturan atomlar da değişiyor- tekrar dizdiğimizden aynı görünüyoruz ama 1 yıl önceki yapı taşlarımızın hiçbiri bizimle değil.
konu bir bakıma madde ve mana çatışmasıdır. atinalılar theseus'un gemisi'nin onlara kazandırdıklarını unutmamışlardı. zamanla parçaları değişse de taşıdığı anlam onlar için değişmemişti.
bizi biz yapan nedir? sevip değer verdiğimiz insanlar tam olarak hangi noktadan sonra o artık benim sevdiğim x değil noktasına ulaşır? hangi tahtaları değiştikten sonra? veya bizim hangi tahtamız değiştikten sonra?
5. “Kim Allah’a dayanıp güvenirse, O ona yeter.” Talak 3 6. “Zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır.” İnşirah 6 7. “Kim takvalı olursa, Allah ona bir çıkış yolu verir.” Talak 2 8. “Allah, kuluna şah damarından daha yakındır.” Kaf 16…devamı5. “Kim Allah’a dayanıp güvenirse, O ona yeter.”
Talak 3
6. “Zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır.”
İnşirah 6
7. “Kim takvalı olursa, Allah ona bir çıkış yolu verir.”
Talak 2
8. “Allah, kuluna şah damarından daha yakındır.”
Kaf 16
9. “Kullarım sana beni sorarsa bilsinler ki, ben çok yakınım.”
Bakara 186 (devam niteliğinde)
10. “Allah kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.”
Bakara 286
11. “Rabbin geniş rahmet sahibidir.”
En‘am 147
12. “Kim iyilik ederse kendi lehine; kim kötülük işlerse kendi aleyhinedir.”
Fussilet 46
13. “Rabbinin rahmetini kesip engelleyecek kimse yoktur.”
Fatır 2
14. “Unuttukları her şeyi karşılarına koyduk.”
Kehf 49
(Sorumluluk vurgulu bir ayet)
15. “Her zorluk, sabredenlerle kolaylaşır.”
Bakara 153 (sabır ve namazla yardım arayın)
kuran-ı kerim
GEÇEN GÜNLER Günler geçiyor, günler; Pişmanlığa sürgünler Gibi geçiyor günler. Birbiri ardı sıra Dizilmişler yollara, Birbiri ardı sıra; Geçiyor pişmanlığa Sürgünler gibi günler. Dökerek ruhumuza Kara sevgilerini Günler, günler ve günler İkiz kardeşler gibi, Batan güneşler gibi, Dağ, bulut, deniz,…devamıGEÇEN GÜNLER
Günler geçiyor, günler;
Pişmanlığa sürgünler
Gibi geçiyor günler.
Birbiri ardı sıra
Dizilmişler yollara,
Birbiri ardı sıra;
Geçiyor pişmanlığa
Sürgünler gibi günler.
Dökerek ruhumuza
Kara sevgilerini
Günler, günler ve günler
İkiz kardeşler gibi,
Batan güneşler gibi,
Dağ, bulut, deniz, orman,
Yaz ve kış ortasından,
Birbiri arkasından...
Birbiri arkasından
Batan güneşler gibi,
Yelkovan ve akrebi
Döngüsünde durmadan,
Vuran kampanalarla
Geçiyor bütün günler,
Pişmanlığa sürgünler
Gibi günler ve günler...
Ahmet muhip dıranas
6. i'm thinking of ending things “gerçekten hiçbir çözümüm yok ve çözüm getiren filmlerden hoşlanmam. insanların üzerinde düşünebilecekleri durumlar yaratmak istiyorum. yapmanız gereken ilk şeyin, kendinizi sevmeyi öğrenmek olduğunu söyleyerek biten bir filmden nefret ederim. bu son derece aşağılayıcı, küçümseyici…devamı6. i'm thinking of ending things
“gerçekten hiçbir çözümüm yok ve çözüm getiren filmlerden hoşlanmam. insanların üzerinde düşünebilecekleri durumlar yaratmak istiyorum. yapmanız gereken ilk şeyin, kendinizi sevmeyi öğrenmek olduğunu söyleyerek biten bir filmden nefret ederim. bu son derece aşağılayıcı, küçümseyici ve aynı zamanda oldukça anlamsız. benim karakterlerim, birbirlerini ya da kendilerini sevmeyi öğrenmezler.” charlie kaufman
charlie kaufman: 1970'lerde muhalif tavırla baş gösteren yeni hollywood kuşağının, michael cimino'nun heaven's gate (1980)'inin yarattığı ekonomik fiyasko sonrası hollywood'un tekrar stüdyo sistemine dönmesiyle bu kuşağın etkilerinin kaybolduğu dönemde, kaleme aldığı ilk uzun metraj film being john malkovich (spike jonze, 1999)'ten günümüze; bilinç, bellek ve gerçek dışı unsurları tek potada erittiği kurgularla özgün yapıtlar veren, az sayıdaki temsilcilerinden. kafuman'ın, senaryosunu iain reid'in aynı isimli kitabından uyarladığı i'm thinking of ending things (her şeyi bitirmeyi düşünüyorum); nasıl gelişeceğini kestirmenin güç olduğu anlatısı ve huzursuzluk verici, klostrofobik elementleriyle öne çıkan bir yapıt.
yazının devamı film ve filmin uyarlandığı kitap hakkında birçok sürprizbozan içermektedir.
kaynak materyal üzerinden bakıldığında, filmin büyük anlamda kitap kurgusuna sadık kaldığını söylemek mümkün. fakat kaufman'ın özellikle roller üzerinden anlatıyı çok daha muğlak hale getirip, farklı alanlara ait kavramsal ögeleri daha cömertçe kullanması; kitaba göre oldukça girift bir yekûna vesile oluyor. kitabın bölümleri arasında, bir intihara dair yapılan konuşmalar ve verilen bilgiler okuyucuyu kolayca tahmin edebileceği bir sona yönlendirirken, kaufman öyküde hiçbir sabit nokta bırakmayarak herhangi bir anın üzerine odaklanabilme fırsatı bırakmıyor. çiçek desenli duvar kağıtları ve bir anlatıcı sesi ile açılan film, bir zihinde dönüp dolaşan, saplantı haline gelmiş ''her şeyi bitirmeyi düşünüyorum'' düşüncesi ile birlikte; izleyenleri bir evin çeşitli kısımlarında gezintiye çıkarıyor. dış mekâna geçildiğinde ise, hatırlayabildiği kadarıyla yedi haftadır birlikte olduğu erkek arkadaşı jake (jesse plemons)'i, onun ailesinin çiftlik evini ziyaret edecekleri yolculuk için bekleyen; ismi şimdilik lucy (jessie buckley) olan karakteri görüyoruz. kendisi aynı zamanda anlatıcı sesin de sahibi. sonrasında, kabaca 4 kısımdan oluşan anlatı şemasından ilki başlıyor.
lucy ve jake'in, çiftlik evine yolculuğu, bol referanslı ve konuşkan bir yapıda ele alınıyor. sekans, abbas kiyarüstemi'nin yol filmlerinin gerçekçi dokusunun örselenip, tekinsiz bir üslupla yeniden yansıtılmış hâli adeta. sekanstaki diyaloglar ve referanslar ise tüm filme yayılmış parçaların ipuçları niteliğinde. özellikle oklahoma! (fred zinnemann, 1955) nezdinde baktığımızda, jake'in kaybolduktan sonra ilk göründüğü an ve akabinde gelişenler, laurey'in curly ile hayalinde ettiği dansı ve bunun jud tarafından nasıl bozulduğunu yeniden hayata geçiriyor. filmin en önemli enstrümanlarından, zamanın akışkanlığındaki izafi durum da ikilinin yoğun diyaloğunda kendine yer buluyor. ikilinin çiftlik evine varmasıyla ikinci kısma geçen yapıt, temel kırılma noktalarının yaşandığı bu bölümde bilinç-bellek-algı düzlemini yerle bir ediyor. bu sekansla birlikte kaufman, bilinci fiziksel mekân ile özdeşleştirip, kesmeler ve nahif kamera hareketleriyle; gerçeküstücü damarını gerilim tonuyla besliyor. karakterin mekândaki herhangi bir yer değişimi, zamanda veya kimliklerde ani sıçramalar yaratabilirken; aynı zamanda jake'in, ailesi ile kurduğu ilişkinin farklı boyutlarına da şahit oluyoruz. filmin bir evle yapılan açılışı göz önüne alındığında, bir bilincin içinde çıktığımız gezinti, çiftlik eviyle birlikte bu bilincin farklı katmanlarına bırakıyor yerini. tüm karakterler, bir çubuğun ucuna bağlanmış bir ipteki herhangi bir nokta gibi, her an her yerde olabilirken; buradaki çubuğun jake olduğunu söylemek pek hatalı bir benzetme olmayacaktır. bütünüyle ele alındığında, neredeyse soliptik denebilecek bir zihnin ürettiği karmaşa, pek tabii her anlamda anlaşılırlık iddiasında değil.
yeni ismiyle louisa'nın, yemek masasında jake'in anne (toni collette) ve babasına (david thewlis) gösterdiği çizimler, romantik tonalist ressam ralph albert blakelock'a ait çalışmalar. bu çalışmaları duvara asılmış posterler şeklinde, bates motel'inkini andırırcasına dizayn edilmiş, bodrum katında görüyoruz. posterlerin altında ise, bu çalışmaların, üzerlerinde jake yazan acemice taklitlerini. filmin açılışındaki evde gördüğümüz bir diğer romantik ressam caspar david friedrich'in der wanderer über dem nebelmeer (bulutların üzerinde yolculuk, 1818) tablosu ve louisa'nın, jake'in üst kattaki eski odasında rastladığı kitaplardan birinin yazarı olan william wordsworth düşünüldüğünde, imgelerle dolu metaforik içerik zengini bu yapıtın romantizmle bağdaşıklık kurmuyor olması düşünülemez. kitapların arasında anna kavan'ın ice'ına, biyoloji ve kimyaya dair birçok esere, maniac (william lustig, 1980), they live (john carpenter, 1988), the thing (john carpenter, 1982) gibi kült filmlere, yine filmin sonundaki ödül konuşmasının esin kaynağı a beautiful mind (ron howard, 2001)'a, pauline kael'in for keeps: 30 years at the movies kitabına, 46 yaşında intihar ederek yaşamına son veren yazar david foster wallace'ın supposedly fun thing i'll never do again'ine ve lucy'nin arabada okuduğu “bonedog” şiirinin de yer aldığı eva h.d.'ye ait rotten perfect mouth'a rastlamak mümkün. yemek masasında bahsi geçen, andrew wyeth'ın christina's world (1948) tablosu ise, filmin anlatısını tek başına resmeder nitelikte. bilinçle özdeş haline geldiğini belirttiğimiz mekân, tıpkı bu tablodaki gibi, film boyunca belirli bir mesafeden izleyici tarafından deneyimleniyor. buradan da anlaşılabileceği üzere, filmdeki herhangi bir kültürel referans, hikâyenin bir noktasında kendine yer edinebilirken aynı zamanda işleyiş aksına da etkide bulunuyor. bu, karakterlerin okuduğu bir şiir ya da filmin gerilimden müzikale değişebilen tonunda etkili olan biçime dair sinematik içerik olabilir.
üçüncü ve dördüncü kısımları ardışık olarak ele aldığımızda, silikleşen anılar ve kimliksizleşen karakterlerin iç içe geçmeye başladığını görüyoruz. pauline kael'in, john cassavetes'in a woman under the influence (1974) için yaptığı eleştirinin bire bir aynısı, en son ismi yvonne olan ''genç kadın''dan işitiliyor. bu tıpkı, bir kitaplıkta tasnif edilmeden duran kitapların rastgele açılıp, gelişigüzel bir şekilde pasajlarının okunması ya da o an izlenilen bir filmin akla gelip, birden akış içerisinde kendine yer bulabilmesi gibi. eklektik bir zihin karmaşası içinde, sürekli yeniden üretilen farklı anıları yaşayan karakterlere denk geliyoruz.
1.33:1 görüntü formatının bir zihnin içindeki sıkışmışlık hissini desteklediği film, alan derinliğinin kullanıldığı noktalarda bu hissiyatı kuvvetlendiriyor. yer yer rastlanılan pastel tonlar ise bu hissiyatı bir kontrast oluşturarak destekliyor. buckley başta olmak üzere tüm kadronun oyunculuklar konusunda hikâyeye önemli ölçüde katkı yaptıklarını söylemek mümkün. kitaba göre, oldukça gelişmiş kültürel yönü kırpılmış olan jake'e hayat veren plemons; karmaşayı sadece izleyen, mat bir kuklacı edasıyla konumlanıyor.
i'm thinking of ending things, referans zengini içeriği ve doğrultusu kestirilemeyen anlatısıyla oldukça talepkâr bir yapıt. izleyenlerin, kendilerini bir beynin kıvrımlarında bulduğu film, elinde harita olmadan gezilmeye çalışılan bir zihnin iz düşümü.
2020'nin en iyi 20 filmi 20. apples christos nikou'nun ilk uzun metrajı 2020 sinema yılını çeşnilendiren sürpriz filmlerden biri olarak karşımıza çıktı. yorgos lanthimos ile dogtooth (2009) filminde yardımcı yönetmen olarak da çalışmış olan yönetmen nikou, yunan yeni dalga sineması…devamı2020'nin en iyi 20 filmi
20. apples
christos nikou'nun ilk uzun metrajı 2020 sinema yılını çeşnilendiren sürpriz filmlerden biri olarak karşımıza çıktı. yorgos lanthimos ile dogtooth (2009) filminde yardımcı yönetmen olarak da çalışmış olan yönetmen nikou, yunan yeni dalga sineması (greek weird wave) geleneğini takip ediyor ve yine bu tarz “tuhaf” filmleri sevenlerin hoşuna gidecek oldukça çarpıcı ve başarılı bir filme imza atıyor. hayatımızı, alışkanlıklarımızı kökünden değiştiren 2020 senesine uyabilecek bir unutkanlık salgını ile başlayan film, aris karakterinin kaybettiği hafızasını geri alma uğraşını takip ediyor. nikou'nun, ana karakteri gibi olaylara sakin bakışı, geniş planlarla karakterinin yalnızlığını aktarışı, filmin özgün taraflarından sadece birkaçı. farklı noktalara evrilebilecek, devlet ve sistem eleştirisini de içeren, izleyeni sürekli düşünmeye iten film, oldukça kişisel bir kabullenişle, hisli bir yerde bitiyor. hafızanın, travmaların, kazaların katmanları açılırken kendi hayatımızdaki dönüm noktalarını yeniden hatırlarken buluyoruz kendimizi. mila (apples) farklı bakımlardan önemli bir deneyim sineması aynı zamanda.
19. the vast of night
andrew patterson'ın ilk filmi olma özelliğini de taşıyan the vast of night, bir basketbol sahasında başlayan ve muazzam kamera işçiliğiyle filmin de referans verdiği gibi adeta bir radyo tiyatrosu gerginliğinde sizi bu sahadan tekinsiz ve gizem dolu bir yolculuğa çıkarıyor. bu yolculuk 50'lerin mitlerine dair birçok referansı barındıyor, filmin bizatihi girişi dönemin kült tv işlerinden the twilight zone'a bir gönderme. patterson bu mitlerin ve referansların arasından, uyumlu ve harika performans çıkaran iki başrolle beraber sonu hariç orijinal ve 90 dakikalık her an diken üstünde bir deneyim yaratmayı başarıyor. the vast of night'ı maalesef ülkemizde sinemada izleyemedik, her şeyiyle sinema salonu için yapılmış bu filmi, amazon prime video sayesinde izleyebildik. bu küçük kasaba gerilimi içindeki ses, kurgu ve sinematografi kalitesi ile birlikte patterson'ın geleceği açısından bize büyük umutlar veriyor, amerikan bağımsız sinemasından çıkan bu küçük bütçeli harika film, umarım unutulan bir türü küllerinden tekrar doğurur.
18. lovers rock
steve mcqueen'in, ingiltere'deki azınlık karayip topluluklarının kimlik mücadelelerine ve yaşamlarına eğildiği small axe serisinin ikinci filmi olan lovers rock, bu senenin en tempolu ve en iyi işlerinden. küçük bir dünyada aşk ve müziği harmanlayan filmi kelimeler izah edebilmek inanın kolay değil. ana karakterleri tanıdığımız kısa bir giriş bölümünün ardından bir ev partisine yönelen film, görünürde martha ve franklyn'in aşkına yönelse de, arka planda topluluğun yaşamına, kadın kimliğinin mücadelesine ve karayip kültürüne ve sınıfa dair bir anlatı. pek tabii ki filmdeki birincil önemde olan şey bu da değil, mcqueen'in salona yerleştirdiği kamerayla beraber aşk, müzik, heyecan ve burada tekrar yaratılan toplum hissi insanı adeta büyülüyor. müziğin dışındaki diyaloglu anların müzikle ve dansla gelen gerilimin, aşkın, şehvetin akıcı ve hiçbir şekilde düşüş yaşamadan ilerleyişi, lovers rock'ın asıl alametifarikası.
17. tenet
tenet, nolan filmlerinin bir toplamı gibi: zamanı bükerek hikâyeyi farklı bir zamansal katmana taşımasında inception'dan, protagonistin çıktığı yolda farkında olmadan kendi başlangıcına ulaşmasında interstellar'dan ve son bölümde neredeyse tür değiştirerek bir savaş filmi atmosferine bürünmesinde dunkirk'ten ilhamlar var. ancak tüm bunların yanında, tenet'te kendini anlaşılmazlığın şehvetine kaptırmış bir yönetmenin zaaflarını görmemek de mümkün değil. tıpkı tenet misyonunu yürüten casusların dünyayı kurtarırken yaşanılanları olağan akışına bırakmaları gibi, nolan da “anlaşılmaz yönetmen” mitinden dokunan dokunulmazlık zırhını üzerine geçirerek gerisini filmin geriye doğru akışına teslim ediyor.
16. the woman who ran
hong sang-soo'nun 2020 yılı yapımı son uzun metraj filmi the woman who ran (kaçan kadın) geçtiğimiz şubat ayının sonunda gerçekleşen berlin film festivali'nde “en iyi yönetmen” (gümüş ayı) ödülünü de beraberinde getirmişti. türkiye'de gösterimi ise pandemi nedeniyle 39. istanbul film festivali galalarıyla birleşen filmekimi'nde yapıldı. cahiers du cinéma dergisinin listesi de dahil olmak üzere birçok listede geçtiğimiz yılın en iyi 10 filmi arasında yerini aldı. the woman who ran, sang-soo sinemasının alıştığımız ögelerinin yinelendiği, diyalogların sadeliğinde, sık zoomlarda, sabit kamera kullanımında, uzun masa konuşmalarında ve oyuncu tercihiyle yönetmenin kendini hatırlattığı, daha ilk bakışta dahi onun sineması olduğuna dair ipuçlarını toplayabildiğimiz bir film.
anlatıyı yola çıkmış, yolda olan üzerinden kurmak edebiyatın, sinemanın kullanmayı pek sevdiği ve çok başvurduğu başlangıç noktalarındandır. yolda olmak, yeniyi aramak, arzulamak; eskiyle yüzleşmek ya da belki de sadece yolda olma hâlini anlatıyor olabilir. yol evin zıttıdır. maceraya, tanıdık ve bilindik olmayana gebedir.
kaçan kadın'ın hikâyesi de buradan başlar. ana karakterimiz gam-hee'nin kentten uzak yaşayan arkadaşının evine çat kapı gelmesiyle. nitekim filmin ilerlemesiyle diğer arkadaş ziyaretleri de tıpkı böyle aniden gerçekleşir. önceden tanışıklığı, yakınlığı olmuş üç insanla yollarını bir kez daha kesiştirir. bir görevi tamamlarmış gibi. ne ana karakterimizin geçmişini biliriz ne de bu insanlarla olan mazisini. aralarındaki ilişkiyi, iletişimi yalnızca konuşmalardan tahayyül edebileceğimiz bir atmosfer kurar hong sang-soo. diyalogların akışına dayanan sezgilerimiz seyir deneyimine eşlik eder. kaçan kadının kendisine dair yegâne bilgi ise üç buluşmasında da yinelediği beş yıldır evli oluşu ve kocasıyla bu iş seyahatine dek birkaç gün dahi olsa hiç ayrılmadıklarıdır. uzun süre konuşulmamış, unutulmuş arkadaşlardandır o. tanıdık bir yabancı. keyif kaçırmayan ama keyif de vermeyen denk geliş. bu arkadaşlarla aralarındaki diyaloglara tüm gücüyle sirayet eden bir yabancılık hissidir. ev kirasından, etin kalitesinden, paltonun tasarımcısından, barda tanışılan üst kat komşusu evli sevgiliden, ev fiyatlarından bahsedilir. arayı kapatmak isterler sanki ama bir şey engel olur. sıradanın, gündelik olanın konuşulması biter sıra dertlere de gelir ancak o dertler üzerinden ortaklık kurmaktan daha çok özet geçilir, geçiştirilir. yetişilmesi gereken yerler var gibidir. derinleşmeden, sınırlara ayak basmadan, masalar devrilmeden ve kimse kimseyi sorgulamadan, stabil iletişimler kurulur. sanki sadece başkalarının hayatına bakmak üzere oradadır. beklediğimiz tepkileri vermez kaçak kadın. eski sevgilisiyle evlenen arkadaşıyla yıllar sonra ilk yüzleşmesinde dahi.
evliliği ise o tekrarladıkça flulaşan bir gerçekliğe dönüşür. karakterin kurgusu olabileceği akla gelir. bu yolculuğu başlatmak için gerekli olan nedenselliği sağlar sanki. ne arkadaşlarıyla ne de seyirciyle bir güven bağı oluşturur arasında. empati kurmayız. “ne iyi oldu da geldin” cümlesini duymayız. film “kaçan kadın”ın evliliğinden dolayı uzun süredir özlemini çektiği daha özgür hayatları görmek, yaşamak istemesinden daha fazlasıdır. ya da daha azı. yalnızca bir göz atıp çıkar kapıdan. seyircidir. onların komşularıyla, aşıklarıyla konuşmalarına şahit olur. tıpkı sinema salonundaki izleyicinin başkalarının hayatını izleme isteği gibi o da güvenlik kameralarında o hayatlara bakar. ve sonra salondan çıkar. kendisini iki kez sinema salonunda bulmamız da bu yüzdendir. seyirciye seyirci olduğunu hatırlatır. başkalarının hayatlarına bakmak bir tutku ise sinema salonu bunun en kuvvetli imgesi olacaktır.
15. the invisible man
saw ve insidious serilerinin yaratıcısı leigh whannell'ın yönettiği üçüncü uzun metraj film olan the invisible man, kariyerinin en iddialı işlerinden biri oluyor. film ilk bakışta hollywood'un son dönemde ortaya çıkan yeniden çevrim dalgasının bir devamı gibi görünse de whannel'in bu tanıdık hikâyeyi güncel temalara uygun bir şekilde günümüze uyarlaması sayesinde bu gruptan ayrılıyor. the invisible man, eşi adrian tarafından sürekli manipüle edilen ve hayatını istediği gibi yaşayamadığı için eşinden kaçan cecilia'yı merkezine alıyor. başrolde elizabeth moss'un harikalar yarattığı filmde, netflix'in “the haunting” serisinden tanıdığımız oliver jackson-cohen de bulunuyor. gerilim dolu açılış sekansıyla filmin tonunu belirleyen ve seyirciyi avcunun içine alan whannel, korku ve gerilim ögelerini etkileyici kullanımıyla dikkat çekiyor. bir önceki filmi upgrade'le ilginç bir bilimkurgu aksiyon karışımı yaratan yönetmen, korku türünde de başarılı olacağının sinyallerini veriyor böylelikle.
Bilinen en şaşırtıcı bilgiler -3 Güneşten gelen parçacık fırtınaları telsiz ve telgraf iletişimini yüzyıllar önce bile kesebiliyordu. İlk patent sistemleri 15. yüzyıl İtalya’sında ortaya çıktı; sanatçılar ve zanaatkârlar korunuyordu. Sümer rahipleri yıldız pozisyonlarına göre tarım takvimleri hazırlardı. Roma yolları astronomik…devamıBilinen en şaşırtıcı bilgiler -3
Güneşten gelen parçacık fırtınaları telsiz ve telgraf iletişimini yüzyıllar önce bile kesebiliyordu.
İlk patent sistemleri 15. yüzyıl İtalya’sında ortaya çıktı; sanatçılar ve zanaatkârlar korunuyordu.
Sümer rahipleri yıldız pozisyonlarına göre tarım takvimleri hazırlardı.
Roma yolları astronomik bir mühendislikle inşa edildi; bazıları bugün bile taşımacılık için kullanılıyor.
Antik karınca çiftlikleri bazı uygarlıklarda protein kaynağı olarak yetiştirilirdi.
İlk modern cerrahi eğitimleri 18. yüzyılda cerrah-hastane birlikleriyle başladı.
Hint matematiğinde sıfırın sembolü ve ondalık sistem Batı’ya Arap tüccarlar aracılığıyla geçti.
Mısır hiyeroglifleri uzun süre çözülemedi; çözüldüğünde Mısır tarihi yeniden yazıldı.
Orta Çağ İslam bilim merkezleri Batı Rönesansı’na hazırlık yaptı.
İlk reçeteli ilaç düzenlemeleri Ming Çin’inde kayda geçirildi.
İlk deniz haritaları Arap gemiciler tarafından geliştirildi.
Romalı doktor Galen anatomi çalışmalarıyla yüzyıllarca tıp otoritesi oldu.
İlk modern laboratuvar bilimi 17. yüzyılda deneysel yöntemle gelişti.
Antik Mısır’da diş hekimliği profesyonelleşti; dolgu yöntemleri vardı.
İlk kâğıt paralar Song Çin’inde kullanılmaya başlandı.
Kâğıt para Avrupa’ya 14. yüzyılda gelince önce güvensizlikle karşılandı.
İlk astronomik gözlemevleri İslam dünyasında inşa edildi.
İpek Yolu, sadece ipek değil fikir ve hastalık da taşıdı.
Orta Çağ Avrupa’sında loncalar mesleki kalitenin garantisiydi.
İlk modern diplomatik elçilikler Venedik ve Floransa’dan çıktı.
Afrika’nın Sahel bölgesinde tarihsel iklim değişimleri uygarlıkları etkiledi.
İlk yazılı kanunlardan biri Hammurabi Kanunları’dır.
Antik kentlerin su temini için yeraltı galerileri (qanat) İran’da kullanıldı.
İlk rüzgâr değirmenleri Orta Doğu’da tahıl öğütmek için geliştirildi.
Gizemli Voynich elyazması hâlâ çözülemedi.
İlk yelkenli filolar deniz ticaretini hızlandırdı ve imparatorlukları besledi.
İlk kıyafet boyaları bitkisel ve mineral kaynaklıydı; mor boya çok pahalıydı.
İlk düzenli posta servisi Osmanlı İmparatorluğu’nda padişah döneminde kurumsallaştı.
Kara Afrika’da demir işçiliği bazı bölgelerde erken gelişti.
İlk modern tıp fakülteleri 18. yüzyılda Avrupa’da ortaya çıktı.
Tütünün Avrupa’ya gelişi Amerika kıtasının keşfiyle olmuştur.
İlk seri üretim atölyeleri Sanayi Devrimi ile İngiltere’de ortaya çıktı.
Buhar makinesi ulaşım ve sanayiyi temelden değiştirdi.
İlk vinç ve kaldırma makineleri antik Roma’da kamusal işlerde kullanıldı.
İlk modern demiryolu hatları İngiltere’de ulaşımı devrimleştirdi.
Elektriğin yaygınlaşması şehirlerin gece yaşamını kökten değiştirdi.
İlk fotoğraf 1826’da çekildi; uzun poz süresi gerektiriyordu.
Sömürgecilik Afrika ve Asya’daki sınırları bugün bile etkiliyor.
Kömür madenciliği sanayi devrimini besledi, ama çevresel bedeli ağır oldu.
İlk petrol kuyuları 19. yüzyıl ortasında açıldı ve enerji kaynakını değiştirdi.
Radyo, 20. yüzyılda haberlerin ve propagandanın ana aracına dönüştü.
İlk jet uçakları II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıktı.
Hidrojen bombası termonükleer reaksiyona dayalı ikinci nesil silah oldu.
Soğuk Savaş nükleer caydırıcılık doktrinini ve uzay yarışıyla ilgili yatırımları artırdı.
İlk nükleer reaktör 1942’de Chicago’da çalıştırıldı.
İlk yapay uydular Soğuk Savaş rekabetinin bir parçası olarak fırlatıldı.
DNA’nın yapısının keşfi biyoteknolojide bir patlama başlattı.
İlk genetik mühendislik deneyleri 1970’lerde başladı.
İlk modern bilgisayarlar 1940’larda devasa makinelerdi.
Küresel iletişim, fiber optik kablolar ve uydularla hızlandı.
İnternetin ticarileşmesi 1990’larla birlikte küresel ekonomiyi dönüştürdü.
Mobil telefonların yaygınlaşması 2000’lerde iletişimi her yere taşıdı.
Yapay zekâ araştırmaları 1950’lerden beri sürüyor ancak son yıllarda hızlandı.
Küresel ısınma insan kaynaklı sera gazlarıyla doğrulandı ve uluslararası politikaya girdi.
Biyolojik çeşitlilik kaybı tarım ve ormansızlaşmayla hızlandı.
Küresel salgınlar tarihte uygarlıkları zayıflattı; modern tıp bile zorluklarla karşılıyor.
Sualtı kablolar dünya internet trafiğinin büyük kısmını taşıyor.
Rüzgâr ve güneş enerjisi teknolojileri hızlıca maliyetleri düşürdü.
Uzay turizmi kavramı 21. yüzyılda ticarileşmeye başladı.
Küresel şehirleşme oranı 20. yüzyılda büyük bir sıçrama yaptı.
Modern demokrasiler oy hakkı tarihsel mücadelelerin sonucudur.
Kadın hakları ve evrensel oy hakkı 20. yüzyılda yaygınlaştı.
İlk insan hakları belgeleri aydınlanma sonrası hukuka girdi.
Uluslararası hukuk ve kuruluşlar Birinci ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurumsallaştı.
Soğuk Savaş sonrası çok taraflı güvenlik mimarisi yeniden şekillendi.
Kolonializmin hukuki yükümlülükleri 20. yüzyılda tartışma konusu oldu.
İlk küresel para sistemi Bretton Woods’ta şekillendi.
Küreselleşme ticaret ağlarını genişletti ama eşitsizlikleri de büyüttü.
Uluslararası ticaret tarifeleri ve serbest ticaret anlaşmaları modern ekonomiyi biçimlendiriyor.
Merkezi bankalar modern para politikasının belkemiğini oluşturdu.
Enflasyon ve deflasyon politikaları tarih boyunca toplumsal krizlere yol açtı.
Tarımın mekanizasyonu gıda üretimini hızlandırdı ve nüfusu destekledi.
Bulaşıcı hastalıklar aşılarla büyük ölçüde kontrol altına alındı ama yeni hastalıklar ortaya çıkıyor.
İlk yapay organ ve transplant cerrahisi tıbbı devrimleştirdi.
Organize suç ve yasa dışı piyasa büyük ölçüde küresel bağlamda işliyor.
Kültürel etkileşimler müzik, edebiyat ve görsel sanatlarda hızla yayıldı.
Dil evrimi göçler, ticaret ve iletişim teknolojileriyle hızlandı.
Göç tarih boyunca ekonomiyi ve demografiyi yeniden şekillendirdi.
Savaşlar teknolojik yenilikleri hızlandırdı; uçaklar, radar, nükleer enerji gibi.
Ulus-devletler modern siyasi örgütlenmenin temel birimi oldu.
Sığınmacı krizleri modern uluslararası politikanın önemli bir sorunu.
İlk kadın bilim insanları ve sanatçılar tarih boyunca görünmez kılındı ama etkileri derin oldu.
Eğitim sistemleri sanayileşmeyle kitleselleşti.
Okuryazarlık oranı 19. yüzyıldan itibaren hızla arttı.
Tıp etiği modern bilimin temel tartışma alanlarından biri.
Çocuk işçiliği sanayileşme ile yaygınlaştı; 20. yüzyılda yasaklandı.
Kentsel sanitasyon modern kamu sağlığının temelini oluşturdu.
Su temini ve kanalizasyon şehirlerin büyümesiyle birlikte zorunlu oldu.
İklimsel değişiklikler tarih boyunca göçler ve çatışmalar yarattı.
Denizcilik teknolojileri küresel keşifleri mümkün kıldı ve bitmeyen kültürel etkileşim başlattı.
Halk sağlığı müdahaleleri 20. yüzyılda milyonlarca hayat kurtardı.
Aşırı endüstrileşme ekosistemleri geri dönüşü zor şekilde değiştirdi.
Uluslararası hukukun gelişimi savaş suçları ve insan haklarına tepkidir.
Kitle iletişim araçları politik propagandanın gücünü artırdı.
Popüler kültür küresel tüketim ve kimlikleri etkiledi.
Bilimsel devrim modern bilimin doğuşuna zemin hazırladı.
Matematiksel mantık bilgisayar biliminin teorik temellerini oluşturdu.
Sanayi sonrası toplumda bilgi ekonomisi ekonominin temel sektörü oldu.
Kentsel planlama modern şehir yönetiminin ayrılmaz parçası haline geldi.
Sovyetler Birliği’nin çöküşü jeopolitik dengeyi değiştirdi.
Soğuk Savaş döneminde casusluk teknolojileri önemli bir savunma unsuru oldu.
Nükleer silahların yayılmasını önleme girişimleri 20. yüzyıl sonu diplomatik gündemde kaldı.
Bilinen en şaşırtıcı bilgiler -2 İlk modern vampir vakası 1700’lerde Sırbistan’da resmi devlet raporlarına girdi. Avrupa’da patates ilk çıktığında şeytanın yiyeceği sayıldığı için yasaklandı. Eskimolar karı 40 farklı kelimeyle tanımlar çünkü yaşam koşulları buna bağlıydı. Kudüs Haçlılar tarafından ele geçirildiğinde…devamıBilinen en şaşırtıcı bilgiler -2
İlk modern vampir vakası 1700’lerde Sırbistan’da resmi devlet raporlarına girdi.
Avrupa’da patates ilk çıktığında şeytanın yiyeceği sayıldığı için yasaklandı.
Eskimolar karı 40 farklı kelimeyle tanımlar çünkü yaşam koşulları buna bağlıydı.
Kudüs Haçlılar tarafından ele geçirildiğinde şehrin nüfusunun yarısı bir günde öldürüldü.
Osmanlı’da yangın tulumbacıları birbirleriyle mahalle savaşları yapardı.
Napoléon aslında çok kısa değildi; dönem ortalamasının normal boyundaydı.
Kara Ölüm sırasında doktorlar gagalı maske takıyordu; içi lavanta ve sirke doluydu.
Antik Roma’da köleler kaçmasın diye ayaklarına metal markalar takılırdı.
İlk gözlük 1200’lerde İtalya’da keşfedildi; o dönemde göz bozukluğu “rahip hastalığı” sayılıyordu.
Jül Sezar’ın takvimi hâlâ kullanılıyor; bugün kullandığımız takvim onun reformundan geliyor.
Dinozor kelimesi, dinozorların yok oluşundan 66 milyon yıl sonra icat edildi.
İlk bilgisayar virüsü 1983’te deneme amaçlı yazıldı; amacı zarar vermek değil mesaj göstermekti.
Aztekler çikolatayı baharatlı ve acılı içecek olarak tüketirdi; bugünkü çikolatadan çok farklıydı.
Çin Seddi uzaydan görülmez; bu bir mit.
Orta Çağ’da insanlar “domates zehirli” sanıyordu; aristokrat tabaklarıyla reaksiyon verdiği için.
Antik Mısır’da diş macunu vardı; toz halindeki macunda kül, yumurta kabuğu ve nane bulunurdu.
İlk modern diş fırçası domuz kılından yapılmıştı.
Antik Romalılar cıva kullanarak yüz beyazlatıyordu; çok sayıda aristokrat zehirlendi.
Elektrik ilk evlere girdiğinde insanlar gece lambasının cinleri çektiğine inanıyordu.
Mamutların DNA’sı bugün hâlâ aktif biçimde araştırılıyor; bazı bilim insanları geri getirmeye çalışıyor.
Dünya’daki tüm karıncaların toplam ağırlığı, tüm insanların ağırlığına yaklaşık eşitti.
Kuzey Kore ile Güney Kore teknik olarak hâlâ savaş halinde; barış antlaşması hiç imzalanmadı.
II. Dünya Savaşı’nda Almanlar tavuğa bomba bağlayıp tanklara salmayı planladı; proje iptal edildi.
1453’te İstanbul kuşatılırken Avrupa’da insanlar hâlâ dünyanın sonu yaklaşıyor sanıyordu.
Roma ordusunun ayakkabıları 40 kilometre yürüyüşü bir günde kaldıracak kadar dayanıklı üretilirdi.
İlk pasaport İngiltere’de verildi ve sadece mektup şeklindeydi.
Osmanlı’da kahvehaneler casus yuvası sayıldığı için birçok kez kapatıldı.
Antik Atina’da tiyatroya bedava gidilirdi; tiyatro “vatandaşlık görevi” sayılırdı.
Maya takviminde dünyanın sonu değil, sadece yeni döngü başlangıcı vardı.
Viking kadınları erkeklerle birlikte savaşa katılabiliyordu; mezarlarda savaşçı kadın iskeletleri bulundu.
İnsanlık tarihindeki en büyük volkanik patlama, 1815 Tambora patlamasıydı; ertesi yıl “yazsız yıl” olarak anıldı.
Buzul Çağı’nda deniz seviyesi 120 metre daha düşüktü; birçok kara köprüsü vardı.
Afrika kıtasında 2000’den fazla farklı dil konuşuluyor.
İlk modern gazeteler 1600’lerde çıktı; o dönemde haberler 2–3 haftada bir yayımlanıyordu.
İlk pusula Çin’de icat edildi, aslında fal bakmak için kullanılıyordu.
Antik Romalılar su borularında kurşun kullandığı için zehirlenme yaygındı.
Dünya tarihinin en kısa savaşı 38 dakika sürdü; İngiltere ile Zanzibar arasında oldu.
Aziz Nikolaos (Noel Baba) aslında Antalya Demre’de yaşamış bir piskopostu.
Leviathan kelimesi Antik Mezopotamya efsanelerinden mirastır.
Nehirlerin çoğunda 200 yıl önce bile suyu içmek mümkündü.
Orta Çağ’da kilise, kedi öldürmeyi teşvik edince fareler çoğaldı, veba yayıldı.
İlk modern otoyol 1921’de Almanya’da yapıldı; hız sınırı yoktu.
Orta Çağ kalelerinde tuvaletler dışarıya çıkıntılı delik şeklindeydi.
Napoléon’un mezarı Paris’e taşındığında tabut 6 kat tabakadan oluşuyordu.
İlk pizza 1700’lerde Napoli’de ortaya çıktı ama uzun süre fakir yemeği sayıldı.
Moğollar fethettikleri yerlerde insanların işine karışmadıkları için birçok şehir gönüllü teslim oldu.
Şarlman hayatında okumayı öğrendi ama yazamadı.
İlk modern banka hesap numarası 1958’de Londra’da kullanıldı.
Çay, Çin’de ilk çıktığında ilaç olarak satılıyordu.
Sıfır rakamı olmadan matematikte konum değer sistemi oluşamazdı; Hint matematikçileri icat etti.
İskandinav mitolojisinde gökkuşağı, tanrıların köprüsü sayılırdı.
İlk ampuller 1000 saat değil 40 saat dayanıyordu.
Dünya tarihindeki en ölümcül kaza deprem ya da savaş değil; 1931 Çin seliydi.
Babiller 60’lık sayı sistemini kullandı; bu yüzden saatte 60 dakika var.
Roma’da gladyatörlerin teri şifa diye satılıyordu.
Kleopatra Mısır değil Makedonya kökenliydi.
Türkiye topraklarında bilinen en eski şehir 12 bin yıllık Göbeklitepe’dir.
Orta Çağ’da şeker çok pahalıydı; yalnızca krallar ve soylular alabiliyordu.
17. yüzyılda Hollanda’da laleler altından daha değerliydi; “lale çılgınlığı” ekonomiyi çökertti.
İlk uçak bileti 1914’te satıldı, fiyatı bugün parasıyla yaklaşık 8 bin dolardı.
Orta Çağ’da insanlar domuz yağıyla saçlarını sabitlerdi.
Japon imparatoru İkinci Dünya Savaşı’na kadar tanrısal kabul ediliyordu.
Eski İngilizler, kedilerin ruhlarla iletişim kurduğuna inanıyordu.
Cengiz Han’ın mezarı hâlâ bulunamadı; arayan birçok ekip kayboldu.
Fransız Devrimi döneminde 40 binden fazla insan giyotine gönderildi.
İlk hızlı tren 1964 Tokyo Olimpiyatları için yapıldı.
Yer altı şehirlerinin en büyüklerinden biri Kapadokya’dadır ve 20 bin kişiyi barındırabilir.
Antik Yunan’da sporcular tamamen çıplak yarışırdı.
İlk araba kazası 1891’de kaydedildi.
Kudüs’te aynı kutsal mekan 3 din tarafından paylaşılıyor ama anahtar Müslüman bir ailede.
Deniz fenerlerinin ışığı elektrikten önce dev aynalar ve ateşle sağlanırdı.
Eskimolar karanlıkta yön bulmak için yıldız yerine rüzgâr izlerini kullanırdı.
Her büyük kıtanın en az bir “büyük yok oluş efsanesi” vardır; çoğu sel anlatımıdır.
İlk modern optik teleskop Galileo’nunkiydi ve sadece 3x büyütüyordu.