Bugün aslında uzun zamandır içten içe bildiğim ama inatla reddettiğim bir şeyi sonunda kabul etmiş bulunuyorum. Bu farkındalığa vardım ve bu hem korkunç hem rahatlatıcı. Bu farkındalık beni çürütecek nefessiz bırakacak kalbimi deli edecek başımı döndürecek ve ellerimi titretecek. Ama…devamıBugün aslında uzun zamandır içten içe bildiğim ama inatla reddettiğim bir şeyi sonunda kabul etmiş bulunuyorum.
Bu farkındalığa vardım ve bu hem korkunç hem rahatlatıcı.
Bu farkındalık beni çürütecek nefessiz bırakacak kalbimi deli edecek başımı döndürecek ve ellerimi titretecek.
Ama aynı zamanda beni itecek.Koşmam için.Elimden geldiğince hızlı koşmam için.
Uzun zamandır koşmuyorum ve bunun nasıl bir şey olduğunu unuttum yani ilk başta tabiki zorlanacağım ama alışacağım ve bir süreden sonra hızlanacağım.
Yani evet zor olacak ama olacak.
Olmuyorsa da olacak.
Çoğunuzunda yazılarimdan farkettiği gibi hayatın daha başındayım ve önümde çoğu yetişkin insanın "büyük dönüm noktası"oladak adlandırdığı bir sınav var.
Ve ben her ne kadar sistemi reddetmek istesem ve denesemde gördüğünüz üzere kendi isteğimle teslim oluyorum.
Ben savaştım kendi içimde ve dışımda.
Ama olmadı.Ne bir farkındalık yaratabildim çevremde nede kendimde.Ve sonunda şunu anladım.
Belli bir başarıya ulaşmadıkça istersen en iyi konuşmacı ol en yeni fikirlere sahip ol kimsenin umurunda değilsin.
Ve ben bırakıyorum.Yazmayı,kitapları,filmleri,hayal kurmayı,uyanmak istemediğim rüyalarımı,resim çizmeyi,tutkularımı,uçuk kaçık fikirlerimi,değiştirmek için çabalayan benliğimi.
Bu dünya ve insanlar bizim gibilerini ezer arkadaşlar.Bu insanlar hakları yense susarlar ama biri hakkını savunduğunda ağızlarının fermuarı sonuna kadar açılır.
Ne iyilikten anlarlar ne empatiden ne yaşamaktan.
Her şey belli kaliplara otururlar ve ona göre yaşamızı isterler.Yazıklar olsun empati kuramayan varlıklara ve eğitimci olamamış öğretmen demeye dilimin varmadığı şahıslara.
Evet sustum.Konusmuyorum artık.Evet sivriyim ve yontulmam gerek.
Evet oturdum o kalıplara.
En azından şimdilik.
Umarım bu kısa zaman dilimi unutturmaz bana değişim için çabalayan benliğimi.
Siz yaşayın ama.Ben yaşayamadım ben değiştiremedim ve ben koşamadım.
Ama siz yaşayın siz koşun ve siz değiştirin önce kendinizi sonra ailenizi sonra çevrenizi sonra bütün dünyayı.
Birleryüzleri yüzler binleri binler onbinleri oluşturur.Ve her domino taşı birini etkiler.
Peki farkındalığım ne miydi?
Her şeyi bırakıp sadece çalışmam gerektiğini.
Üzgünüm kitaplarım ve izlemek istediğim filmler bir çogunuzu ertelemek zorundayım.
Aslında kitabı daha bitirmedim.Belki de sadece ilk bölümünü okudum ama konu bu değil. Konu Jack London ve benim ona duyduğum gıpta hissi. Evet hayat şartları kötüydü evet yemek için dilendi evet belkide yalnızdı ama özgürdü. Olabildiğince özgür. Ve cesurdu,azimliydi. Yani…devamıAslında kitabı daha bitirmedim.Belki de sadece ilk bölümünü okudum ama konu bu değil.
Konu Jack London ve benim ona duyduğum gıpta hissi.
Evet hayat şartları kötüydü evet yemek için dilendi evet belkide yalnızdı ama özgürdü.
Olabildiğince özgür.
Ve cesurdu,azimliydi.
Yani bende olmayan her şeye sahipti.
Onun kitaplarını okurken özelliklede böyle kendi yaşamını anlattığı kitapları onu kıskanmaktan kendimi alamıyorum.
Bende hobo olmak istiyorum.Trenden trene atlamak ve yaşamım için savaşmak istiyorum.
Adrenalini damarlarıma kadar hissetmek günlerce sefillik çektikten sonra şansım yaver giderse sıcak bir yemek istiyorum.
Yazdıklarım mantıksız gelebilir ama ben sadece geleceği düşünmeden yaşamak istiyorum.Bu modern toplum ve çevre sürekli çalışmayı ve kendi ayaklarımızın üzerinde durmamız gerektiğini söylüyor.
İyi çalıştın.
Çocukken çalıştım gençliğinde çalıştın yetişkinliginde çalıştın yaşlısın hala çalışıyorsun.
Hep hayallerini çılgın fikirlerini kenara bırakıyor ve daha rasyonel daha mantik çerçevesinde düşünmeye zorlanıyorsun.Ve bu yaşamak mı oluyor?
Yanlış anlamayın sadece bir hobo hayatını güzellemiyorum.
Ben sadece gencim ve yaşayarak öğrenmek istiyorum.
Her yerde sıkışmış ve daralmış hissettiğimiz bu zamanda artık bir çoğumuz evi olan evsizleriz.
Cunku ne o evlere ait hissediyor nede oradan başka gidecek bir yer bulabiliyoruz.
Kendi kendisinin evi olmalıdır insan ama zaman bırakmıyor ki dünya.
Bırak ben kendime güveneyim bırak rüzgarın sesini duyayım bırak koşayım bırak.
Let it go.
Belkide macera istiyorum.Nedir ki macera?
Yolculukta bir maceradir hayat da bir yolculuktur ama ben oturmuş bekliyorum.
Yürümek istemiyorum.
Sadece daha iyj bir yol var mı diye etrafa bakıyorum.
Ve her zaman dediğim gibi ben jack london olabilirdim ama o ben olamazdı.
Cunku o ben olsaydı harekete geçerdi.
Uzun lafın kısası yaşayın.
Hayallerinizi gerçeğe dökerek ve yarini dusunmeden.
Gülerek ve koşarak.
Merhametle yaşayın.
Bu kısa film için diyebilecek pek bir şeyim yok. Hayatımızın nasılda boşa geçtiğini ve sistemin bizin nasıl çürüttüğünü görüyoruz. Sürekli çalışıyoruz ama ne için? Daha iyi bir ev daha iyi bir araba hep daha daha daha. İnsan hep en iyisini…devamıBu kısa film için diyebilecek pek bir şeyim yok.
Hayatımızın nasılda boşa geçtiğini ve sistemin bizin nasıl çürüttüğünü görüyoruz.
Sürekli çalışıyoruz ama ne için? Daha iyi bir ev daha iyi bir araba hep daha daha daha.
İnsan hep en iyisini en pahalısını en kalitelisi istiyor bu modern zamanda para denilen şey benliğimiz karakterimiz olmuş.
Kimse çevresinde güzellikleri görmüyor,birbirinin yüzüne bakmıyor bir selamı bir tebessümü karşılamaktan bile acizler.
Filmde de böyle oluyor fare düşüyor ama kimse görmüyor.
Nereye gidiyoruz farkında mısınız?
Bize ne yapamaya çalışıyorlar anlıyor musunuz?
Hepimizi benci bir birey olarak yetiştiriyorlar.Kitaplar,filmler ve sosyal medya bu konuda yönlendiriyor bizi.
Kendine önem ver.
Ama insanız biz.
Birlikte var olur ve birlikte yaşarız.
Birbirimiz olmadan bir hiçiz.
O zaman neden birbirimize karşı bu kadar yabancıyız ?
Mesela neden konuşmayı bıraktık Güneşin sıcaklığını? Veya yağmurlu günleri?
Kuşların kanat çırpışını? Sonbahar gelince dökülen yaprakları? Kaldırım kenarında açan çiçekleri? Yeni soyulmuş mandalina kokusunu? Eski evlerin ruhunu? Gülümsemenin sıcaklığını? Selamlasarak başlayan konuşmaları?
Kim yaptı bunu bize Hanımlar,Beyler?
Ne ara bıktık bu kadar yaşamdan?
Son gününü olsaydı bu gün eğer yine telefona gömer miydiniz kafanızı ve kaçırır mıydınız manzaraları?
Bilmiyorum.Sadece yaşamak istiyorum sanırım.
Minimalist diye diye ruhumuzu öldürdüler.
Kendini düşün diye diye bencilleştirdiler.
Zaman değerli diye diye her anımızi doldurmaya çalıştılar ve bize nefes alacak alan bırakmadılar!
Bırak boş geçsin zaman,aksın bir nehir gibi.
Ve biz bu sefer engel olmaya çalışmayalım.Sadece ne kadar güzel aktiğini konuşalım hep birlikte.
Yaşayalım acısıyla ve tatlısıyla.
Ama birlikte...
Bir söz okumuştum.Hayatı bir kitap gibi düşünelim.Bölümleri atlayamayız,her şeyi denemeli,tanışmamız gereken herkesle tanışmalı,bazılarına veda etmeliyiz.Ağlamalı ve gülmeliyiz.Kopuk Kopuk okuduğun bir hikayenin anlamı nedir ki? Hızlıca bitirip anlamadığın bir hikayenin anlamı nedir ki? Bu webtoon tam olarak bunu hissettirdi. Elimde bir…devamıBir söz okumuştum.Hayatı bir kitap gibi düşünelim.Bölümleri atlayamayız,her şeyi denemeli,tanışmamız gereken herkesle tanışmalı,bazılarına veda etmeliyiz.Ağlamalı ve gülmeliyiz.Kopuk Kopuk okuduğun bir hikayenin anlamı nedir ki? Hızlıca bitirip anlamadığın bir hikayenin anlamı nedir ki?
Bu webtoon tam olarak bunu hissettirdi.
Elimde bir kömür tutuyordum.Bunun altın olabileceğine kendimi inandırmıştım ama k hala bir kömürdü.
Size bu kömür ile olan hikayemi anlatacağım.
Hikayemiz ana karakter kızın bir kitap okuması ve bundan çok etkilenmesi ile başlar.
Yan karakterlerden biri aynı zamanda hikayenin kötü kadını olan Cayene ile yakınlık hisseder.Cayene her zaman başkalarinin en çokta kardeşi Regeff'in istediği hayatı yaşamiş bir kukladır.Sonu ölüme giden berbat bir yaşam.
Aynı zaman dillere destan bir güzelliği olan prenses Cayene ana karakter erkek olan Raffaello'ya delicesine aşıktır.Ama Raffaello ilerleyen sayfalarda ana karakter kadın olan Olivia ile evlenecektir.
Bu kitabı okuyan ve kendini de kötü biri olarka gören Kadın bıçakli bir saldırıda ölür.Ve gözlerini Cayene olarak açar.
Buraya kadar sorun yok gördüğünüz gibi,klasik bir webtoon gibi gözüküyor.
Ama belli başlı farkları var,
Öncelikle webtoonlarda çok rastlamadığımız takıntılı erkek kardeş görüyoruz ama geçmişi olan.Ve Cayen bu geçmişi bildigi için onun kötü tavırlarını düzeltmek için ona sevgi dolu yaklaşıyor.
İkincisi Cayenin bedenine reankarne olan bu kadın aptal değil ve olayları zekası ile yönetiyor.
Ve üçüncüsü tuhaftır ki ana erkek karakterle yakınlaşmak için bir adım atmıyor çünkü kendini yan karakter olarak sayıyor.Daha çok Rafaello adım atıyor.
Bakın ne kadar hoş ilerliyor değil mi?
Ama beni baştan beri rahatsız eden bir konu var.Bu kadın geçmiş hayatını tamamen unutmuş ve gerçekten Cayen gibi davranıyor! Çok fazla webtoon okudum böyle olay görmedim.Yani sonuçta başka bir hayatın var ya hani ölsen bile hatırlıyorsun ya? Hatırladığın için zekice hamleler yapıyorsun diye tahmin ediyorum o zaman okuyucuya niye hiç gösterilmiyor.
Sanki önceki hayatı bize unutturulmaya çalışıyor.
Tamam diyorsun isekailerde olur böyle şeyler.Ama hikaye bir anda hızlandı.
Sahneler kesilmiş gibiydi ve ben ne olduğunu anlamadan olaylar gelişti.
Güzel bir araba yolculuğundasınız ama şoför bir anda hız yapmak istemiş gibi.
Hoş değildi.
Hikaye anlaticılığı bu değil.
Keşke olmasaydı bu çünkü bu hız kazanma olayından önce hikayeye beni daha çok bağlayan bir antlaşma yapılmıstı.
Ama dediğim gibi Cayene ve bu hız meselesi yüzünden 2.sezonda bıraktım.
Gidip son bölümü okudum meraktan ve iyiki bırakmişim o kadar boş bitmiş ki.
Çizer bile ben ne yapıyorum ya demiş.
Ama tekrar ve tekrardan çizimleri üst kalite.
Eh bir de Rafaello var tabiki ;)
Bu webtoonun noveli varmış onu okumayı düşünüyorum.Bunu okumak yerine Novelini okumanızı tavsiye ederim.
Kendime not:81.Bölümde kaldın.
Bu dijital Dünya'nın bize alıştırdığı en berbat kalıp Mükemmellik. Aşkın mükemmeli,işin mükemmeli hayatın mükemmeli. Hep mutlu olmalıyız,kendimizi iyi ifade etmeliyiz. Ama duygular? Bizi en çok insan yapan duygularımız? Onlara ne olacak... Webtoon okurken her zaman klasik şeyler okuyorum.Rahat bir aşk.Evet…devamıBu dijital Dünya'nın bize alıştırdığı en berbat kalıp Mükemmellik.
Aşkın mükemmeli,işin mükemmeli hayatın mükemmeli.
Hep mutlu olmalıyız,kendimizi iyi ifade etmeliyiz.
Ama duygular? Bizi en çok insan yapan duygularımız? Onlara ne olacak...
Webtoon okurken her zaman klasik şeyler okuyorum.Rahat bir aşk.Evet rahat bir aşk.Sevgi sözcükleri havalarda uçuşuyor ve iki tarafta birbirlerinin sorunlarını travmalarını atlatmış,kabullenmiş kisiler.Yani mükemmeller.
Güzeller,zekiler,iletişimleri harika uyumları derseniz muhteşem.
Ama işte bu webtoon bunu yapmıyor.
Bu webtoonda duygu var ve gerçekten gerçek insanlar var.
Çünkü hissediyorlar,anlayamıyorlar ve onlarda bizim gibi pes ediyor.
Zor bir aşk.Toksik diye de biliriz belkide.
Erkek başrolümüz Winter,ismi gibi soğuk biri ama bunun nedeni küçüklüğünden beri sevgi görmemesinden hatta sevgi ne demek onu bile bilmemesinden geliyor.Sadece para kazanınca sevgi görmüş,bu sevgide karşılıksız değil.
Ve kadın başrolümüz Violet.Nazik,anlayışlı ama kırılgan biri.Hikaye boyunca sadece anlaşılmak ve sevilmek istiyor.Gerçek sevgi ve ilgiyi.Bir prenses olmasına rağmen o da çevresinden pek ilgi göremeden büyümüş.
Ve hikayemiz Winter'ın soylu bir soyad alabilmek için kraliyet ailesinin borçlarını ödeyip bunun karşılığında Violet ile evlenmesini istemesi ile başlıyor.
Ama Winter istediği soyadını alamıyor.
Ve zaten tuhaf bir temel üzerine kurulan bu evlilik hiç başlamadan bitiyor.
3 koca yıl boyunca Violet çabalıyor.Kocasi ile konuşmaya çalışıyor onu bekliyor ona yemek hazırlıyor bunları yaparken bir yandan berbat Kayınvalidesinin ve sosyal çevrenin zorbalıklari ile baş etmeye çalışıyor ama kırgın ruhu artık kaldırmıyor.
Dayanamıyor.Bu ev onun için bir kafes ve içeride tek bir dostu bile yok.
Violet yanlız.
Hayat o kadar katlanılmaz geliyor ki intihar ediyor ve ana hikayede böyle başlıyor.
İntihar ediyor etmesine ama bir bakıyor Winter'ın bedenine girmiş ve Winter'da Violet'in bedenine.
Ve hikayenin adından da anlaşılacağı üzere birbirlerini bu beden değişimi sayesinde anlamaya çalışıyorlar.
Winter aslında Violeti seviyor ve kendini onda aşağı görüyor.Çünkü violet bir asil ve kendisi aşaği hatta toplumdan dışlanan bir soydan geliyor.Bu yüzden prenses olan karısını daha iyi yaşatabilmek icin sürekli çalışıyor ve her şeyi paranın çözeceğini inaniyor.
Violet ise yanliz kalmış durumda.Daha öncede bahsettiğim gibi.
Duyguları öyle hissediyorsunuz ki bor süreden sonra yoruldum okurken ama içten içe de sevindim çünkü sonuçta insancıl bir hikaye! Her şey cabuk sonlanmiyor ikiside birbirini tam anlayamıyor ve travmalar orada.
Uzun lafın kısası,birbirlerini anlamaya çalışan çiftin trajik hikayesi.
Bu webtoon için bir kaç şarkı önereyim,bu şarkıları beğenirseniz kesinikle okuyun çünkü tam olarak bu şarkılarsaki gibi hissettiriyor
Daylight
Atlantis
Son seslenişim
Uzun zamandır bu kadar zor ve belkide toksik bir aşk okumamıştım.Hem iyi hem kötü geldi.Keske daha güzel yazabilseydim bu yazıyı ama bende mükemmel değilim.
Demek istediğim 2-3 şey daha var.
Öncelikle her zaman dediğim gibi bence daha iyi olabilirdi ama webtoonlardan çok şey beklemiyorum artık.
Yinede duyguların ön planda olmasi güzeldi.
Daha bitirmedim çünkü Türkçe çeviri bir yere kadar vardı İngilizce olarak devam edecegim.
Kendime not: 80.bölümlerde felan olmalisin.Bulamazsan Winter ve uçak.Sen anlarsın.
Uzun zamandır benim için Güneş doğmuyor.Ama belkide her zaman güneşe ihtiyacımız yoktur. Her mevsime ihtiyacımız var,her güne. Sadece birlikte ve sevgi dolu olalım,her yeni güne ve her insana karşı. Bu filmi nasıl özetleyeceğimi bilmiyorum. O yüzden bu yazı karışık gelirse…devamıUzun zamandır benim için Güneş doğmuyor.Ama belkide her zaman güneşe ihtiyacımız yoktur.
Her mevsime ihtiyacımız var,her güne.
Sadece birlikte ve sevgi dolu olalım,her yeni güne ve her insana karşı.
Bu filmi nasıl özetleyeceğimi bilmiyorum.
O yüzden bu yazı karışık gelirse kusuruma bakmayın.Biraz zihin akışı gibi olacak.
Filmimiz 16 yaşında ki Hodaka Morishima'nın evinden kaçarak Tokyo'ya gelmesi ile başlıyor.Ama nedense karakterimiz evinden neden kaçtığı ile ilgili bize hiç bir şey anlatmıyor.Ama filmde bilmemizi istemiyor çünkü asıp olay neden kaçtığı değil şu an.Ve Shinkai belkide Hodaka gibi evlerinden kaçan Japon gençlerinde dikkat çekmek istemiştir...
Hodaka daha öğrenci olduğu için iş
bulamıyor ve parasıda bir süreden sonra azalıyor.Kaldığı küçük otelden çıkmak zorunda kalıyor ve Tokyo'nun o büyük ihtişamlı,kalabalık sokaklarında bir başına kalıyor.
Ne kadar büyük Tokyo,ne kadar parıltılı, herkes ne kadar meşgul ve kimse görmüyor birbirini.O koca şehirde,koca binaların içinde küçücük bir çocuk.
Bu bende uzun zamandan beri olan görünmezlik kaygımı tetikledi.Film bunu öyle bir göstermiş ki aklıma daha önceden bir yerden okuduğum şu cümleler geldi,
"Bir oda hayal edin,dört duvar kenarlarını kuşatmış.İnsan dolu içerisi ve herkes konuşmaya,derdini anlatmaya,sesini duyurmaya çalışıyor.Ve sizde bu insanlardan birisiniz.Sesiniz çoğununkinden daha cılız kelimeleriniz daha sade.Nasıl farklı olabilirsiniz ki buradaki insanlardan? Sesinizi nasıl duyurabilirsiniz?"
Tam da o sırada.Hodaka biri ile tanışıyor bir umut,bir ışık.Ve bu ışık ona 3 gündür yediği tek akşam yemeğini ikram ediyor.
Hina,Güneşin kızı.
Hodaka Tokyonun sokaklarındayken bir silah buluyor.Bu detayı unutmayın.
Sonrasında Hodaka,Tokyo'ya gelirken gemide tanıştıkları bir adamın yanında işe giriyor ve hayatı bir şekilde rayına giriyor.
Ve burada tekrar hina ile karşılaşıyor.Bazılarınız klasik der.Ben Tokyo'nun acımasız yüzü derim.
Hina ile nasıl karşılaşıyorlar biliyor musunuz? Bir adam Hina'ya para karşılığında ilişkiye girebileceği bir yere götürmeye çalışırken.Hodaka Hina'nın elini tutuyor ve oradan kaçıyorlar ama adam peşlerine bırakmıyor.Ve Hodaka bulduğu silahı kullanıyor.
Buradaki silah aslında çok acı bir detayı vurguluyor.
Modern toplum, acı çeken bir genci görmezden gelir ama o genç bir "tehdit" haline geldiğinde ona tüm gücüyle (polis, hukuk) müdahale eder. Silah, Hodaka’nın sesini duyurma çabasıdır.
Bundan sonrasında Hina ile Hodaka daha da yakınlaşır ve Hodaka,Hina'nin güneş kızı olduğunu öğrenir.Yani Hina dua ederek Güneşi açtırabiliyordur.
Ve bu sırada Tokyo durmak bilmez yağmurlar ile mücadele ediyor.Ve herkes planlarını,etkinliklerini sürekli ertelemek zorunda kalıyordur.
Hina ile Hodaka'nın aklına bir fikir gelir.Tokyo yağmurludur ve Hina dua edince güneş bir süreliğine açıyordur bunu neden bir işe dönüstürmesinler ki? Sonuçta ikisininde buna ihtiyacı vardır.Hina'nın annesi yakın zamanda vefat etmiştir.Babasını bilmiyoruz.Ve 18 olmasına az kalsa bile iş bulamıyordur.
Yani Güneş Kızı olmak mükemmel bir seçenek.
Bu şekilde maceraları başlar ve insanlara para karşılığında Güneşin o sıcak ışığını verirler.Ama bilirsiniz bir şey veriliyorsa geri de alınır bir şekilde.
(Your Name filmini izleyenler,bu filmde oradaki ana karakterler var.Ve Makato Shinkai bunu aynı zamansa kaderin birleşmesi olarak göstermiş.Her şey ve herkes birbirine bağlı felsefesi.Domino taşı gibiyiz.Hatta Shinkai bir röportajında Dünyaların birbirine bağlı olduğuna bu yüzden boğuk/karışık olduğunü söylemişti)
Ve o korkunç bedeli öğrenirler.
Tokyoda yağmurlar durmaz.Ve durmasının tek yolu Hina'nın Güneş Kızı olarak kendini bağışlamasıdır.
Normal bir filmde ne olur? Bağışlar ve şehir normale döner,diğer karakterlerde yas tutar.Çünkü kahramanlar her zaman çoğunluğu düşünür.
Ama unuttuğumuz bir şey var.Bu filmin ana karakterleri kahraman değil.Toplum tarafından umursanmamiş ve görülmemiş çocuklar.
Faydası felsefe yıkılır.Ve film tarihinde nadir görülebilecek olaylardan biri yaşanır.
Karakterler toplumcu değil bireycidir.
Filmin felsefesinde biraz daha derine inelim.Sıkı tutunun.
Filmde Hina'nın ruh hali gökyüzünü etkiler.Bu Japonyanın çoğunluğunun inancı olan şintoizm ile bağlantılıdır.
Filmdeki Hina'nın duygularının havayı etkilemesi insanın doğadan kopuk bir varlık değil onunla iç içe olduğunu vurgular.
Nasıl biz havadan etkileniyorsak,havada bizden etkilenir :)
Filmde yine insanın unutkanlığı ve aptallığını görürüz.
Tokyo halkı yağmurlar başladığı andan itibaren bu hiç görülmemiş bir felaket haberleri yapmaya başlar.
Ama yaşlı kişiler bunu reddeder.Sonuçta insanlar kaç yıldır kayıt tutuyorlardır ki? 100 yıldır?
Nereden bilebilirler bunun bir felaket olduğunu bu bir köklere dönmedir.
Ve belkide bize şu mesajı verir film.
Bazen hayatının en kötü döneminde hissediyorken bile aslında kötü değilde yenilenme dönemindesindir.Eski kendine veya daha iyi bir haline dönüyorsun.
Şimdi ise film için önemli bir karakterden bahsedelim.
Hani size daha önce Hodaka'nın gemide tanıştığı birinin yanında işe girdiğini söylemistim ya.Evet o kişiye geldik,Keisuke Suga.
Keisuke ile Hodaka baştan beri benzerdir.
Keisuke'de gençken evinden kaçmış ve bir kızı sevmiş.Ama o kaybedince ve büyüyünce toplumsal normlara yeni düşmüştür.
Yani bir nevi Hodaka'nın büyümüş halidir.
Ve sonda ağlar.Bu ağlama kendi yapamadığı şeyi Hodaka'nın başarmış olmasındandır (sevdiği kişiyi korumak).
Daha çok detay var.Mesela Hodaka'nın Tokyoya ilk geldiğindeki çantasında ki kitap :)
(Bu kitap aynı zamanda evden neden kaçtığının cevabını birazcık veriyor gibi.)
Ama bir şeyleride size bırakayım.Farkedemediğim detaylar konusunda beni bilgilendirirseniz güzel olur.
Sözlerime Makato Shinkai ile devam etmek istiyorum.
Öyle güzel bir şekilde çizilmiş ve CGI ile öyle ustaca tamamlanmış ki.Ne diyeceğimi bilemiyorum,görselliğin ustası bu adam.
Her sahne bir tablodan fırlamış gibi.
Bu bir animasyon olmalı değil mi? Sadece bir animasyon filmi.Ama hayır.Bu herhangi bir filmden daha çok bir film.
Ve size bu tuhaf duyguyu normal bir film hissettiremez bu animasyonlara özeldir.
Sizi bilmem ama ben o şiddetli yağmuru iliklerime kadar hissettim.Ve yaşamadığım bir hayata özlem duydum.O sokaklarda dolaşma isteği ile dolup taştım.
Tekrar ve yeniden söylüyorum.Belkide yağmurlu günlere ihtiyacımız vardır.Düşünceceğimiz günlere,empati kuracağımız günlere ama en çok da kendimizi ve çevremizdekileri anlayacağimiz günlere.
Bırakın yağsın yağmur,bırakın ıslanalım ki gökkuşağı görmeye hakkımız olsun.
Siz ne yapardınız? Yağmurlar bitmeyecek ama sevdiğiniz kişi sizinle kalacak.Yada onu feda edip güneşli günlere kavuşacaksınız.
Benim cevabım Hodaka'nınki gibi belli.
Eğer bir ruhun verilmesi gerekiyorsa,bırakalım durmasın yağmur.
☆Aldığı Ödüller ve Adaylıklar☆
•Japon Akademi Ödülleri:Yılın En İyi Animasyonu (Kazandı)
•Japon Akademi Ödülleri:En İyi Film Müziği (Radwimps) (Kazandı)
•Annie Ödülleri:En İyi Bağımsız Animasyon
(Adaylık)
•Annie Ödülleri:En İyi Yönetmen (Makoto Shinkai) (Adaylık)
•92. Akademi Ödülleri (Oscar):En İyi Uluslararası Film (Japonya Adayı)
•Asya Pasifik Ekran Ödülleri:En İyi Animasyon Film (Kazandı)
•Tokyo Animasyon Ödülleri:Yılın Animasyonu ve En İyi Yönetmen (Kazandı)
•Mainichi Film Ödülleri:En İyi Animasyon Film (Kazandı)
○Bu Japonya'nın 21 yıl sonra ilk kez tekrar Oscar'a Aday gösterilmesidir.○
Naçizane fikrim bu kısa filme gönderi atmamak herhangi bir anı bırakmamak ve diğer kırgınlıklarım gibi masanın altına süpürmekti. Ama olmadı işte.Her şeyin yüzeye çıktığı ve beni de aşağı çekmeye çalıştığı gibi bu da yüzeye çıktı. Öncelikle benim burada yaptığım abartılı…devamıNaçizane fikrim bu kısa filme gönderi atmamak herhangi bir anı bırakmamak ve diğer kırgınlıklarım gibi masanın altına süpürmekti.
Ama olmadı işte.Her şeyin yüzeye çıktığı ve beni de aşağı çekmeye çalıştığı gibi bu da yüzeye çıktı.
Öncelikle benim burada yaptığım abartılı anlatımlarım sizi aldatmasın film gayette bizi kırmadan bu sürece hazırlıyor.
Carl'ın randevusuna.
Ama kırıldım işte.İçimde ki o cocuk mu kırıldı yoksa gelecekteki aşkı daha ciddiye alan halim mi bilmiyorum ama ben kabul etmiyorum.
Evet eşi ölmüş olabilir,evet hayatına devam etmeli ve yeni birileri ile tanışmalı,evet biliyorum.Ama kabul edemiyorum.
Olmaz işte.Hem bir kere hissetmişsen o aşk duygusunu yetmez mi? O anılar yetmez mi sana...Yeni bir tanesine neden ihtiyaç duyarsın.Biliyorum kağıt gibidir anılar.Yazarsın üstüne ama her tekrar hatırladıkça her tekrar kullandıkça sayfa eskir ve sonunda tozları kalır.Tozlar ile oynamamalısın yeni sayfalar almalısın eline biliyorum ama çok seviyorum ben o tozları.Nasıl bırakabilirim ki?
İşte istemedim bu yüzden Carl'ın bırakmasını.Her ne kadar randevunun devamını görmesekte istemedim işte.
Zaman,ne kadar bencil ne kadar kaba zaman.
Ne hızlı geçiyor acımasızca ve ne hızlı çarpıyor yüzümüze gerçekleri.
Ama onun beni reddettiği gibi ben reddemiyorum zamanı ve aşamıyorum onuda.
Arada kalmışım.Araftayım.İki tarafta istememiş beni...
Ne zavallıdir insan ne zavallıdır ruh ve ne zavallıdır şu anki benliğim.
Tek dileğimdir bu benliğin cinayeti.
Böylece kalmayacak bir ruhu ama yinede kalacak benimle.
Ve ben sonunda yer açabileceğim yeni benliğime.
İyi geceler.Tabii ne kadar iyi olabilirse geceleriniz.
Carl.Umarim mutlu olursun.
(Film gayet güzeldi.Köpekli sahneler (evet uzun zaman önce izlediğim için köpeğin adını unuttum) hoşuma gitti.Kısa bir filmdi zaten,ne verebiliyorsa onu vermişler ve mutlu bir son yapmaya çalışmışlar sanki film normalde de iyi bir sonla bitmemiş gibi.)
Film herhangi bir ödüle Adaylık gösterilmedi ve ödül almadı.
Ama Carl'ı seslendiren efsanevi oyuncu Ed Asner'ın vefatından önceki son performanslarından biri :")
Normalde bu yazıya olumsuz başlayacak ve bütün umutlarımın,bu filme bağladığım duyguların hiçe sayıldığını söyleyecektim. Aynı zamanda bu filme ilk gönderi yazan ben olmamın cesareti ile baya bir yerlere vuracaktım filmi. En azından ilk 1 saatini izlerken düşüncem böyleydi. Film ölen…devamıNormalde bu yazıya olumsuz başlayacak ve bütün umutlarımın,bu filme bağladığım duyguların hiçe sayıldığını söyleyecektim.
Aynı zamanda bu filme ilk gönderi yazan ben olmamın cesareti ile baya bir yerlere vuracaktım filmi.
En azından ilk 1 saatini izlerken düşüncem böyleydi.
Film ölen bir ruhun işlediği büyük bir günah yüzünden reenkarnasyon geçiremeyeceğini anlatarak başlıyor.(Ki bu sahnelerde sanki o ruh biz gibiyiz konuşmaları onu gözünden görüyoruz.Ve ruhun bir sesi yok.Bu detayları gerçekten beğendim.)
Ama bu ruh'a bir şans veriliyor! Başka birinin bedeninde bir staj yapacak ve bu staj süresinde işlediği günahı hatırlarsa tekrar reankarne olabilecek.
Ruh bunu istemesede başka seçeneği yok.
Girdiği beden 14 yaşında intihar etmiş Makoto Kobayashi'nin bedeni.
Makato'nun tam anlamıyla berbat bir hayatı var yani film ilk 1 saatte bize buna gösteriyor.
Sevdiği kız kendinden yaşça büyük adamlarla para için birlikte oluyor.
Annesi babasını aldatmış.
Abisi umursamaz ve kendini düşünen biri.
Babasının hayali ve yaşama dair amacı yok.
Okulda görünmez.
Dersleri berbat.
Ve tek desteği en yakın dostu olan anneanneside 1 yıl önce ölmüş.
Daha ne kötüye gidebilir ki?
Üstelik bu bedenin içine giren ruhta çok can sıkıcı,bir şeyleri çözmek yerine saçma sapan davranıyor ve hiç bir ilerleme kaydetmiyor.
Ama orada bir dur.
Hepimizde böyle değil miyiz? Hayat berbat giderken çoğu zaman kaçıyoruz,
saklanıyoruz,sinirli biri oluyoruz ve kaba davranıyoruz.
Kendimizi sanki olduğumuzdan daha kötü biri gibi tanımlıyoruz.
Ve film işte tam burada,dur diyor.
"İnsanlar sadece tek bir renkten ibaret değil, birçok renkleri var. Gerçek renginin hangisi olduğunu kim bilebilir ki? Önemli olan tek bir rengin olması değil. Güzel renklerin de olması, kötü renklerin de olması... Sadece renkli ol. Renkli bir şekilde yaşa."
Ve karakterin ağzından dökülen bu cümleler izlediğimiz o kötü bir saatin aslında bilerek böyle yapıldığını fark ettiriyor.
Ve o sırada anlam kazanıyor bir şeyler...
Ruh (artık ona makato diyeceğim çünkü makatonun bedeninde) okula gitmeye karar veriyor.O iğrenç aileden kaçmak için.
Aslında pek bir şeyleri umursadığı da yok sonuçta bu onun hayatı değil.
Ama işte orada bir karakterle tanışıyoruz.
Saotome.
Makato sınıfa girdiği andan itibaren herkes ona tuhaf bakar,selam vermez.
Ama bu karakter diğerlerinin arasından bir şekilde ayrılır ve her sahnede görürüz ki o gülümser.
Ve orada bir kişi daha var ama ona ayrı bir başlık açacağım.
Makato bu sınıftanda kaçmak ister.Ve kendisini resim odasında bulur orada daha önce bu bedenin sahibi olan ruhun yaptığı resimlere bakar.
Karşımıza bir tablo çıkar.Denizin veya büyük bir okyanusun içinden koşarak yukarı çıkmaya çalışan bir at.At hızı ve gücü temsil eder ama okyanusun içinde bunların bir anlamı yoktur.Yinede koşar.
Bu tabloya bakarak huzur bulduğunu söyler makato.
Filmin ilerleyen sahnelerinde makato tarzını degistirir.Pahalı ayakkabılar alır saçlarına jöle sürer.
Burada önemli detay ayakkabı metaforudur.
Makatonun sahip olduğu ayakkabılar pahalıdır ama bu kadar.Yoktur bir ruhu yoktur bir anısı.
Ayakkabıları çalınır ve makato dövülür.
Bundan sonra okula gitmez ve dışarıda aylak aylak dolaşırken Saotome ile karşılaşır.Saotome eski tren istasyonlarının kalıntılarına/anıtlarına bakmaya gidiyordur ve Makatonunda işi yoksa onunla gelebileceğini söyler.
Buradaki tren önemli bir semboldür.
Japonlarda ve çoğu kültürde tren yaşam yolculuğunu simgeler.Ve bu ikisinin eski tren hatlarını araması geçmişle bağ kurma yada hayatın rotasını belirleme olarak yorumlanabilir.
Bu tatlı yolculuktan sonra aralarında dönen sohbetler onları daha da yakınlaştırır.
Ve Makato ayakkabılarının çalındığından bahseder.
"Yeni ayakkabılar almıştım ama onlar bile benden nefret edip kaçtılar. Ayakkabılarım bile beni terk etti."
(Umuyorum ki asıl cümle bu olsun yanlış
hatırlıyor olabilirim.)
Ve ilerleyen kısımlarda Saotome bir ayakkabı dükkanı bildiğini isterse birlikte gidebileceklerini söyler :).
Saotome'nin arkadaşlığı ve artık Makato'nun içinde ruhun bir şeyleri fark etmesiyle filmin son bir saati sanki çok sevdiğiniz bir yemeğin son lokması gibi hissettirir.
Yukarıda o sınıfta bulunan bir kişi hakkında daha konuşacağımı söylemiştim.
İşte o kişi:Shoko Sano
Gözlüklü,kısa saçlı ve silik biri.
Makato gibi.Sanki Makatonun kız hali.
Ve onu belkide en iyi tanıyan kişi...
Hatta bu ruhun Makatonun bedenine girdiğinde ve okula döndüğünde en baştan beri "Sen eskisi gibi değilsin." dedi.
Çünkü biliyordu aynı kişi değildi.
Her zaman Makato'yu izlemiş ve hatta ondan cesaret almış.Onun icin resim kulübüne katılmış.
Ama Makatonun içinde ruh baştan beri ona kaba davrandı.Çünkü bu kız eski Makatoya benziyor,unutulmak istenen bir geçmişe.
Ama film işte tam olarak bize bunu söylüyor.Geçmişi veya acılarını yatağın altına süpürmeye devam edebilirsin.Amq eninde sonunda orası dolacak.
Her şekilde kendimizi sevmeliyiz iyisi ve kötüsü ile.
Makato yavaş yavaş farketmeye başlıyor ve filmin başta kullanılan o soluk renkleri yerini canlı renk paletin alıyor.Ne hoş bir değişim,ne hoş bir hikaye anlatışı bu.
Daha fazla yazarsam sonunuda söyleyecek gibiyim o yüzden burada duruyorum.
Kendimi gördüğüm çok karakter oldu.Film sahneleri öyle bir hissettirdi ki bisiklete bindikleri bir sahnede yüzlerine vuran rüzgarı hissettim.
Aynı zaman bana tekrar hatırlattı.Önyargıyı kırmak kolay değil...
Abisi aslında ne düşünceliymiş.
Herkesi tek bir kalıba oturtmak ne acı,çok renkliyiz biz ve kendimizi,başkalarını tek bir renk ile tanımlamamalıyız.
Bir kaç genel kültür bilgisi daha veriyim
Filmde bu ruha rehberlik eden ismi "PuraPura" olan bir rehber var.
Purapura japoncada amaçsızca ortalıkta gezinmek boş boş dolanmak anlamlarına geliyor.
Filmin sonuna izleyince ismin anlamı daha mantıklı gelecek size :).
Bu film hakkında sayfalarca yazabilirim,saatlerce konuşabilirim ve uzun bir süre zihnimden atamayacağım,gördüğüm rüyalara benziyor...
O yüzden yine filmden bir söz ile bitiyorum,
"Rengarek olmak yeterlidir.Rengarenk yaşa lütfen."
☆Filmin Aldığı Başlıca Ödüller☆
•34. Japon Akademi Ödülleri (2011): "Yılın En İyi Animasyonu" dalında Mükemmellik Ödülü'ne layık görüldü.
•Annecy Uluslararası Animasyon Film Festivali (2011): Dünyanın en önemli animasyon festivallerinden biri olan Annecy'de hem İzleyici Ödülü'nü kazandı hem de Özel Mansiyon ödülünü aldı.
•65. Mainichi Film Ödülleri: "En İyi Animasyon Filmi" ödülünü kazandı.
•14.Japon Medya Sanatları Festivali: Animasyon dalında "Mükemmellik Ödülü" sahibi oldu.
Kendime not: Bu filmin sonunu unutmadan yaşa.
Bu filmi en çokta Atlas Çaglayan'a ve masum yere öldürülen bütün çocukların ailelerine ithaf ediyorum. Bu gündemden,bu acımasızlıklardan o kadar yoruldum ki.Ben bu kadar yorulmuşken düşünmek bile istemiyorum ailelerin durumu nasıldır... Bir canı almıyorlar bir aileyi dağıtıyorlar. En büyük suç…devamıBu filmi en çokta Atlas Çaglayan'a ve masum yere öldürülen bütün çocukların ailelerine ithaf ediyorum.
Bu gündemden,bu acımasızlıklardan o kadar yoruldum ki.Ben bu kadar yorulmuşken düşünmek bile istemiyorum ailelerin durumu nasıldır...
Bir canı almıyorlar bir aileyi dağıtıyorlar.
En büyük suç hırsızlıktır.Ve o katiller bir çocuğun yaşam hakkını,bir dedenin gülümseme sebebini,bir annenin en değerlesini,o masum çocuğun yapacağı bütün iyilikleri çaldılar.Ve bu hırsızlığın geri dönüşü olamaz.İade edilemez çaldığı şey.
Dininizi bilmiyorum ama ben Müslümanım ve kendi tanrımdan,Allahımdan diliyorum ki kimse yaşamasın bu acıyı.
Filme geçersek,
Yas sürecini çok güzel işlemişler.Mavi renk yani hüznün rengini kullanmaları hoş olmuş.Amerika'daki silahlı saldırılarada dikkat çekilmiş.Oscar aldığına şaşırmamak lazım.
İzleyin,izlettirin.
○Önemli Ödülleri ve Adaylıkları ○
•93.Akademi Ödülleri (Oscar - 2021): "En İyi Kısa Animasyon Filmi" dalında Oscar kazandı.
•Annie Ödülleri:En İyi Editoryal (Kısa Konulu)(Kazandı)
•Omaha Film Festivali:En İyi Kısa Film (Kazandı)
•San Francisco Film Festivali:En İyi Kısa Animasyon (Adaylık)
•Indie Shorts Mag Awards:En İyi Kısa Film (Kazandı)