Hikayemiz şartlı tahliye edilen cinayetten hüküm giymiş bir mahkumun ailesinin yanına yol almasıyla başlar. Film Amerika'da 1933 yılında yaşanan kuraklık ve ekonomik kriz döneminde geçiyor. Merkeze aldığı aile üzerinden ise topraklarını kaybettikten sonra aç kalmamak için bir tarım işçisine dönüşümlerini…devamıHikayemiz şartlı tahliye edilen cinayetten hüküm giymiş bir mahkumun ailesinin yanına yol almasıyla başlar.
Film Amerika'da 1933 yılında yaşanan kuraklık ve ekonomik kriz döneminde geçiyor. Merkeze aldığı aile üzerinden ise topraklarını kaybettikten sonra aç kalmamak için bir tarım işçisine dönüşümlerini ve yaşadıkları acımasız gerçekleri anlatıyor.
Bu acımasızlık tabiki önce topraklarından koparılmalarıyla başlıyor. O topraklarda doğmuş, o topraklarda büyümüş ve o topraklarda ölmek isteyen insanların topraklarından koparılmaları onlara çok zor geliyor. O yüzden filmin başında ki bu topraklar bana birşey vermese de, ben burada ölmeliyim yakarışı bu sebepten. İnsanın bildiği alıştığı ve geçmişle gelecek arasında kurduğu bağların, kendilerinin elinde olmayan sebeplerden dolayı koparılmasını işte bu yüzden hazmedemiyor.
İkinci acı gerçek ise külüstür bir kamyonla yollara düştükten sonra ailenin büyüklerinden başlayarak ölümle yüzleşmeleri ve dağılma eşiğine kadar gelmeleri. Önce büyükbabalarını sonra ise büyükannelerini kaybediyorlar. Büyükbabanın ölümünden sonra gömülme töreni filmin en dokunaklı sahnelerinden biri. Vaiz şöyle diyor: "Buradaki yaşlı adam, bir hayat yaşadı ve sonra öldü. İyi bir insan mıydı, kötü müydü bilmiyorum. Bunun bir önemi yok. Birinden bir şiir duymuştum. Şöyle diyordu, ”Yaşayan her şey kutsaldır.” Ölmüş, yaşlı bir adam için dua etmek istemem, çünkü onun bir derdi yok. Dua edeceksem, yaşayan ve nereye gideceğini bilemeyenler için ederim. Büyükbabanın böyle bir sorunu yok. O artık işini bitirdi, öyleyse üzerini örtün ve onu uğurlayalım.” bu sözler kendi zamanın acımasızlığını, nazımın "vaktimiz yok ölenlerin matemini tutmaya" dizelerini hatıtlatır biçimde çarpıcı. O yüzden acıyı kalbine gömerek yola devam edilmeli insanlar daha büyük acılar yaşamamak için.
Üçüncü olarak, umudun direncini kıracak gerçeklerle yüzleşmeye devam ediliyor yol boyunca: işsizlik had safhada, kimi eyaletler göç istemiyor, gelen göçmenlerin işlerini ellerinden alacaklarından korktukları için yollarını kesiyorlar hatta ellerindeki sopalarla gelenleri tehdit ederek onlara zulüm ediyorlar.
Dördüncü acımasız gerçek iş bulsan bile açlıktan ölmemeye yetecek kadar kazanan çiftçilerin varlığı. Çalışma kamplarındaki yaşam koşulları çok ilkel, su, elektrik yok, bir günlük çalışmanın bedeli karınlarını doyurmaya yetmiyor, hatta bir tanesi şöyle diyor: bir fincan un, bir kaşık yağ alacak kadar ücret veriyorlar! Kendi topraklarıma dönüp aç kalırım daha iyi diyor, çocuklarının açlıktan öldüğünü ama doktorların kalp yetersizliği olarak kayda geçirdiğini söyleyerek.
Beşinci acımasız gerçek ise, iş bulanın ücretinin düşürülmesi, toprak sahiplerinin sözünü tutmaması, yapılan greve karşı aç kalmak istemeyenlerin istemeden bilmeden de olsa grev kırıcı olarak patronun topraklarında çalıştırması, buna devletin kolluk güçlerini de arkasına alarak emekçileri açlıkla terbiye etmesi.
John Steinbeck'in romanının üstüne çıkan yönetmen John Ford tüm bu acımasızlıklara rağmen emekçilerin durumuna duyarlı, ilerisi için umutlu ve hatta devrimci bir söylemle bitiriyor bu muhteşem sistematik taşlamayı.
Amerika'da yakın zamana kadar komünizm propagandası yaptığı gerekçe gösterilerek bir çok eyaletinde yasaklı kalmış, sinema tarihinin en duyarlı ve en iyi filmlerinden bir tanesi olduğunu düşündüğüm bu muhteşem başyapıtı kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum, iyi seyirler .. ✊