godard bile, tam olarak ne çektiğinin farkında değil bu filmi yaparken. gerçekten de bir çeşit serserilik; kariyeri boyunca çağdaş sanata kendini ifade edecek yeni alanlar açan bir auteur'a yakışacak bir orjin. çünkü bu film, "modern" dünyanın kısık ateşte pişmesinin bir…devamıgodard bile, tam olarak ne çektiğinin farkında değil bu filmi yaparken. gerçekten de bir çeşit serserilik; kariyeri boyunca çağdaş sanata kendini ifade edecek yeni alanlar açan bir auteur'a yakışacak bir orjin. çünkü bu film, "modern" dünyanın kısık ateşte pişmesinin bir ürünüdür. ateşi beatnikler yakmış, post modernizm ise üstüne su atarak söndürmüştür. bu film modernist değildir, düpedüz post-moderndir ve varolma niyeti öyle olmasa bile devrimcidir. (bknz: çinli kız bu tanıma uymaz)
bu filmle, dolayısıyla godard ile nasıl tanıştığımızı hatırlayamıyorum bir türlü. trt mi? babamın ara ara getirdiği eski kasetlerle mi? sadece yalnız izlediğimi, başlangıcını çok garipsediğimi ve belmondo'nun yataktaki muhabbetinin acayip hoşuma gittiğini hatırlıyorum. hayatımda ilk defa bir filmin ortadan açıldığını (kovalamaca ve cinayetle), manasız dialoglar içerdiğini ve doğrudan, sokak ortasında, ara ara kameraya garipseyen bakışlar atan insanlarla birlikte çekildiğini görüyordum. hele hele finali o kadar harikaydı ki, belmondo ile seberg'in aşk üzerine yaptıkları tutarsız konuşmalar, kameranın ve mikrofonun (mikrofonun!) oyuncuları takip etmesi, her ikisi de birbirlerinin anlamadıklarını uzun uzun anlatırken, birinin diğerini dinlememesi bile... izlerken insan amatör hatalar yapılmış gibi değil, son derece ustaca, dahice fikirlerle kurgulanmış olduğunu hissediyor film boyunca.
belki de üstüne sayısız yazılar yazılan, incelemeler yapılan, tezler oluşturulan bir eser hakkında yorum yapmak gereksizce görünüyordur. ama post-truth çağ böyle bir şey. hepimiz neo-liberalizm'in yarattığı ufak değerli maymunlarız. uzaya gitmeye hazır maymunlar. (palahniuk'a selam çaktım)
söylemek istediğim şu, a bout de souffle bana kalırsa bizzat godard'ın söylediği gibi bir arayış değildi. ortaya çıkması an meselesi olan bir doruk noktasıydı. bu yazıyı ilk yazdığım gün ile şimdi kısmen redakte ettiğim gün arasında fark olduğu için, neden yazdığıma dair o ilk sebebi hatırlayamıyorum. sadece, şimdi alakasız bir biçimde karşıma çıkınca üstüne bir şeyler söylenebilir şekliyle hissettim.
modernizm bize şunu söyler; dünyanın regülebilir olması için kavramlara ve şemalara ihtiyaç vardır. formüller olmalıdır ve bu formüller bir üretim bandında standartize edilmiş kurallar çerçevesinde hayata geçirilmelidir. mimariden sinemaya kadar tüm alanlara işlemiştir bu anlayış. çünkü savaş sonrası dünya kalkınmaya ihtiyaç duyuyordu, ortaçağ'ın her ustanın elinde değişen üretim anlayışına vakit yoktu. ölçeklenebilir pazarlar yaratılmalıydı ki, ölçeklenebilir toplumlar oluşturulabilirsin. biz modernizme pek çok şey borçluyuz, ayakkabı numaranızı, kıyafet bedenlerinizi, neredeyse tüm yönetmelikleri, regülasyonları, borsayı, hazır tüketim gıda sektörünü. ama biz modernizme pek çok şey feda ettik; bireyselliği, hayal gücünü, tutkuyu, rastgeleliği, vernakülarizmi...
modernizm'in ve "modern olanın" bittiği gün için pek çok tarih verilebilir; aşağı yukarı 60 lar diyebiliriz. mesela mimari açıdan bakarsak pruitt-igoe konutları'nın imhası sayılır. (hiç değilse charles jencks öyle söyler) sinema için tam bir tarih olmasa da "once upon a time in the west" ile post modern sinemanın başlangıcı kabul edilir fakat bazı sinema tarihçileri bunu fransız yeni dalgasına çekerler. edebiyatta james joyce'un ulysses'i modern edebiyatın en önemli eseri kabul edilir ama aynı zamanda dekonstrükvizmin de başlangıcıdır (aka post modernist üretim teknikleri) ideolojik açıdan zizek'e göre post-modern diye bir şey yoktur, post modernizm, modern dünyanın uzantısıdır ve ideolojik anlamda bir şey söylemez. (tabi neredeyse tüm marksistler de aynı şeyi söyler -> sonradan godard'ın da yapacağı gibi)
bunları söylüyorum çünkü, aşağı yukarı bir konum edinmek gerekiyor; çağdaş dünyada bence ne modern ne post modernizm kalmıştır. ama sanat tarihi açısından varoldular, ve sanat eserleri şöyle ortaya çıkmaz; "bu eserimde modern oldum". hayır, bugün ne üretirseniz üretin modern olamazsınız; o geride kalmış bir akımdır, bugün yapacağınız her şey ona öykünür ve büyük ihtimalle "kitch" bir eser yaratırsınız.
serseri aşıklar, böyle bir dönemde ortaya çıktı; yani tam olarak döneminde. fransa marx'ın bahsettiği hayaletle dövüşürken, avrupa işçi ve öğrenci hareketlerine sahne olurken, amerikan rüyası çoktan yokolmuşken, her şeyi parçalayan, yıkan, dönüştüren bir heyecan dalgasının ortasında. serseri bir çağda. kazablanka'nın yarattığı ilüzyonla dalga geçen, modern kuralların hiçe sayıldığı bir eser. bu filmi izlerken şöyle düşünün lütfen; "ben bu eserin neresindeyim?"