Adeta bir sinematografi. Öyle tasvirler var ki, onlar sayesinde bütün mekanı kafamda ustaca çizdim ve renklendirdim. Bütün bozkırı uzak bir açıyla izlemiş gibiyim. Açıp oraları görmek bile istemiyorum, hayallerimdeki Boranlı Köyü, Sarı-Özek bozkırı öyle kalmalı. Tren istasyonu, karışık dizili evler…devamıAdeta bir sinematografi. Öyle tasvirler var ki, onlar sayesinde bütün mekanı kafamda ustaca çizdim ve renklendirdim. Bütün bozkırı uzak bir açıyla izlemiş gibiyim. Açıp oraları görmek bile istemiyorum, hayallerimdeki Boranlı Köyü, Sarı-Özek bozkırı öyle kalmalı. Tren istasyonu, karışık dizili evler ve alabildiğince bozkır. İlkokuldaki resim derslerine geri dönme imkanım olsa resmetmek istediğim ilk şey bu olurdu.
Normalde aşırı betimleme içeren kitaplar aşırı bunaltıcı olur benim için. Ancak bence, yazar nabzı iyi ayarlamış. Gereksiz ayrıntılardan uzak durmuş, büyük resme yani doğaya odaklanmış. Mevsimler, olaya öyle harmanlanmıştı ki yazı kışı ayrı ayrı defalarca yaşadım.
Konu, konunun işlenişi, kahramanlar, mekanlar, destanlar, olaylar mükemmeldi. Ya da benim memleket hikayelerini sevmemden kaynaklanan bir hayranlık da olabilir.
*
Kitap, bir Kazak köyünde oturan Yedigey'in, arkadaşı Kazangap'ın ölümü ile başlıyor. Arkadaşının vasiyeti üzerine defin için Ana-Beyit mezarlığına doğru yola çıkan Yedigey kafasında susturamadığı anılar ile devesi Karanar üstünde bitmek bilmeyen bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Bir anı kitabı değil kesinlikle. Yedigey bunları düşünürken sanki her şeyi tekrar yaşıyor, bize de yaşatıyor. Kitabın başında hiç tanımadığınız Kazangap bir anda baş kahramanlardan biri oluveriyor. Bir Hollywood filmi gibi karakter kitabın sonunda değil, kitabın başında ölüveriyor. Ya da başka ölümler olduğunda "Aa, nasıl ölür?" diyemiyorsunuz, çünkü hayatın içinden bir hikayeye şahit olduğunuzun farkında oluyorsunuz.
Daha başka bir sürü şey anlatıyor. Ana-Beyit'e kurulan bir uzay üssünde yaşanan olaylar, Ana-Beyit efsanesi... Bütün bu yaşananlar nasıl bağlanacak diye o kadar merak ettim ki. Kitabın sonunda bütün bu öğrendiklerimiz tek bir çatı altında birleşiyor.
Hikaye olağanüstülüklerden uzak, geniş çaplı, harika bir köy romanı olmasına rağmen karakterler gözümde öyle bir canlandı ki, Karanar gözüme yağız bir savaş atından çok daha cevval geldi. Ütopik bir canlı gibiydi resmen. Hayatımda hiç tabiri caizse "dört nala koşan" deve görmedim, hep yavaş yavaş geviş getiren ve hantal hantal yürüyen develer gördüm. O yüzden Karanar ve Yedigey benim için gerçekten unutulmaz kahramanlar olacaklar.
Yedigey ise, özünde benimsediğim, yer yer kınadığım, yer yer güldüğüm veya üzüldüğüm bir adam oldu. Çıktığı tren yolculuğunda gördüğü yüksek dağlara karşı şaşkınlığı ve hayranlığı aynı benim bozkır için verdiğim tepkilere benziyordu. O acılarını ve hüzünlerini dağlara söylemeyi düşündü, ben uçsuz bucaksız bozkırlarda saz çalabilmeyi hayal ettim. Kitap boyunca buna benzer tepkiler verdiğim için Yedigey sanki bütün bunları bana anlatıyormuş gibi oldu.
Velhasıl kelam, kitap her ne kadar rafta hareketsiz dursa da, sayfaların içinde Karanar, sırtında Yedigey, onun arkasında römorklu ile traktör, traktörün ardında Belarus marka yol kazma makinesi ve en önemlisi devenin peşinden gelen davetsiz misafir kızıl tüylü köpek Yolbars yollarına devam etmekte.
Ve Boranlı istasyonundan trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gidip gelmekte...