TLC'de bir şeylerden kaçıp kendini Alaska'da ormanın içine atmış, ilkel yöntemlerle hayatını sürdüren, şehir hayatından ziyade yalnız başına yaşayıp kendi yöntemleriyle yiyecek içecek ihtiyacını karşılayan, kendi kendine yeten insanların olduğu belgeselimsi bir program vardı bir ara. Hâlâ var mı bilmiyorum.…devamıTLC'de bir şeylerden kaçıp kendini Alaska'da ormanın içine atmış, ilkel yöntemlerle hayatını sürdüren, şehir hayatından ziyade yalnız başına yaşayıp kendi yöntemleriyle yiyecek içecek ihtiyacını karşılayan, kendi kendine yeten insanların olduğu belgeselimsi bir program vardı bir ara. Hâlâ var mı bilmiyorum. Sıfırın Altında Yaşam ya da Son Alaskalılar gibi bir şeydi adı eğer karıştırmıyorsam.
O programdaki insanları hiç anlamıyordum. Onları bu denli medeniyetten ve insanlıktan uzak tutan şeyin ne olduğunu çözmeye çalışıyordum. Bana göre şehir hayatında oldukça kötü şeyler yaşamış olmaları gerekiyordu. Suç işlemek vb şeyler. Ama sandığımın aksine bu insanlar gayet güzel ve başarılı hayatlara sahiplerdi, aynı kitaptaki gibi.
Demek ki başka bir şey vardı bu insanları normal hayatlarından ve diğer insanlardan soğutan. Bu kitap onu anlatıyor işte. Gerçek hayatta çok önemli sandığımız şeylerin aslında ne kadar aptalca ve kıymetsiz olduğunu vuruyor yüzümüze.
Birkaç hoşuma giden alıntıyı bırakıyorum aşağıya:
- Hayatta yapayalnız kaldığı, dünyanın acımasız bir yer olduğu kafasına dank etmeye başladı; bir gelecek görmüyor, hiçbir şeyin anlamı yok. Hayal kırıklığının acısını benden çıkarması çok çocukça tabii ama ondan başka ne beklenir ki? Nerden baksanız, çocuk işte.
- Beni suçlayacak olursan, benimle ilişkinde, bir takım noktalarda duygusal bakımdan zorlanırsan, bunu anlarım. Olabilir. Bu duygulara kendin kulak vereceksin ve nerede gerekli görüyorsan oraya bir sınır koyacaksın. Ama şunu bilmeni istiyorum ki, bu zor zamanlarda sana destek olmaya hazırım.
- Ben bir bisikletçiyim. Koca, baba, oğul ve işçiyim. Ev sahibiyim. Ve bir sürü başka şeyim. İnsan çok fazla bir şey.
- İyi günde, kötü günde, demiştik evlendiğimizde. Sorun, aynı günün, biri için iyi, diğeri içinse kötü olabilmesinde elbette.
- Bir sürü şey yaptım.
Çok başarılı oldum.
Bok gibi başarılıydım.
Yuvada başarılıydım. İlkokulda başarılıydım. Ortaokulda başarılıydım. Lisede iğrenç bir şekilde başarılıydım; yalnızca derslerde değil, sosyal olarak da. İneklemeden, bütün ders kitaplarını hatmetmeden başarılıydım; biraz isyankâr ve küstahtım, hocalara tavrım, izin verilenin sınırındaydı ama yine beni diğerlerinden daha çok severlerdi; bunu becerebilmenin şartı, insanın sevimsiz bir şekilde çok başarılı olmasıdır, diye düşünüyorum bugün. Başarılı bir öğrenciydim, süper başarılı bir sevgilim oldu, diğer bütün işlere on basan bir iş teklifi aldıktan sonra başarılı dostlarımın arasında, başarılı bir şekilde evlendim. Sonra başarıyla büyüttüğümüz çocuklarımız oldu, başarılı bir şekilde elden geçirdiğimiz bir ev aldık. Bütün bu başarıların ortasında yıllarca dolanıp durdum. Başarılarla yattım, başarılarla kalktım. Başarılarla uyudum. Başarı soludum ve yavaş yavaş yaşamımı yitirdim. Şimdilerde olan bitene böyle bakıyorum. Allah çocuklarımı benim kadar başarılı olmaktan korusun.
- İnsan bir kez başarılı olmayagörsün, çevresinden övgüler almaya devam etmek için elinden geleni ardına koymaz. Bu, kendi kendine güçlenen, sonlanması gerektiği düşünülemeyecek bir döngü. İnsan öğrenci olarak, daha sonra iş hayatında, örgütlerde, derneklerde başarılı olabilir. İnsan başarılı bir partner, eş ya da dost, başarılı bir ebeveyn ve tüketici olabilir; insanın başkalarından başarılı olamayacağı hiçbir şey yok aslında; insan başarılı bir biçimde yaşlanabilir, hastalanabilir ve başarıyla ölebilir. Bisikletten düşüp kafamı çarpmasaydım ben de bunu yapardım şüphesiz. Ama artık olmaz. Ölümüm beceriksizce olacak, yaşadığım sürece bir daha asla bir şeyleri başarmaya çalışmayacağım. Hiçbir şeyi başarmayacağım artık. Son bir kez muvaffak oldum, son bir kez başarılıyım.
- Yine akıllı olmaya çalıştım. Kendi kendimeyken bile, akıllı olmamaya karar vermişken bile akıllıyım. Bu bir hastalık.
- Benim için televizyon izlemek, insanları neden sevmediğim konusunda bir kaynak kitap okumak gibi. Televizyon içimizdeki bütün iğrençliklerin özü. Hayatta zaten kabullenmekte zorlandığımız insana ait özellikler televizyonda göründüğünde doğrudan çarpıcı hâle geliyor. İnsanlar salaklaşıyor.
- Annen kafana öbür dünya safasatasını soktuysa, unut gitsin. Bu bir yalan. Şimdi buradasın ve sonrası yok. Bunu hiç unutma.
- Haklısın. Doğru olanı yapmıyorsan, eşsiz olmak bir işe yaramıyor. Aslında, doğru ya da yanlış diye bir şey yok. Mesele, kim olduğun ve ne zaman olduğun.
- Hepimiz dünyadaydık. Sıramızı savdık, elimizden geleni yaptık ama yine de faydasız bir biçimde faydasız olduk.
- Artık en gençleri sen değilsin Bongo. Kendini bir an önce yetişkin olmak zorunda hissediyorsundur belki ama bunu kafana takma. Bence özgür gençliğine sıkı sıkı sarılmalısın. Çılgınca şeyler yap, eğlenmene bak. İğrenç şeyler yap, bokunu çıkar.
- Düze çıkmak istiyorsak, dünya halkları ve dinleri birbirlerine ellerini uzatmalılar. Ama bunun işe yarayacağına hiç inanmadığımı da itiraf etmeliyim.
- Bazen insan eğlenceli olmayan işler de yapmak zorunda kalır. İnsan olduğu dalın en ucuna gitmeye cesaret edebilmeli ve hatta bindiği dalı kesebilmeli.
- Çok akıllı olma! Annenin sözünü dinliyormuş gibi davran ama dediğinin tam tersini yap. Hep tersini yaparsan işler yolunda gidecektir. Bana söz ver, ne yaparsan yap ama akıllı olmaktan uzak dur.
- Bu bir seferberlik. Bizler, son nefesimize kadar savaşacak askerleriz.
Akıllılığa karşı. Aptallığa karşı.
Çünkü ortada bir savaş var.
Bir savaş.