Tarkovsky, olmak ya da olmamak. Filmde Shakespeare’den, Dostoyevsky’e, Leanardo (Üç Kralın Tapınışı)’dan Nietzsche’ye birçok sanatçıya gönderme ve onların bakışını irdeleme usulü var. Ruhun arınması ya da Ruhun Yemini demek isterdim filme. Tam olarak bir Arınma ve yemin; yaşanıyor çünkü. Kurban…devamıTarkovsky, olmak ya da olmamak.
Filmde Shakespeare’den, Dostoyevsky’e, Leanardo (Üç Kralın Tapınışı)’dan Nietzsche’ye birçok sanatçıya gönderme ve onların bakışını irdeleme usulü var. Ruhun arınması ya da Ruhun Yemini demek isterdim filme. Tam olarak bir Arınma ve yemin; yaşanıyor çünkü. Kurban ise verilenden çok istenilen bir şey. Feda ediyorum. Neyi? Kendimi. Ya? Özgür olsun. Mutlu olsun. Herkes... Kelimeler diliyorum, onları teslim ediyorum sana. Konuş! Konuş, belkide sen farkına varırsın. Varırsında kurtarır, aydınlatırsın.
Tarkovsky nin son ustalık eseri olan bu film günümüzde sürülerce izlenip ders çıkarılması gereken bir baş yapıt. Her seferinde her izlediğim de sanatıyla, resmiyle, şiirsel söylemleri ve sembolleri ile beni irdelemeye; yaşamı, varlığı, sahip olduğum ne varsa onları bir kez daha ama iyi bir şekilde görmeye itiyor.
Her aktör her sanatçı Tarkovsky sinemasında öyle devleşiyor öyle devleşiyor ki kendisine yeni bir üst kimlik oluşturuyor. Rusyanın en büyük kaybı Tarkovsky gibi bir ustanın kıymetini bilememiş olmasıdır. Zamanında doğdu, sinemayı salladı, zirvesini koydu ve usulca çekildi köşesine. Kendisinden, sinemasından ilham alan insanlar oluştu ama maalesef yarısını bile başaramadılar.
Ulu Tanrım, Göklerdeki Ulu Tanrım, adın mübarek olsun.İnayetin üzerimize olsun.Yalnız senin dediğin olur.Rızkımızı sen verirsin.Bizi kötülüklerden korursun. Cennet senindir. Güç, zafer senindir.Amin. Tanrım, bu korkunç zamanda bizi esirge.Çocuklarımın ölmesine izin verme.Dostlarımı, karımı, Victor’u, seni sevenleri ve sana inananları, kör oldukları için sana inanmayanları da esirge. Seni bir an bile düşünmeyenleri de. Çünkü onlar acının ne olduğunu hiçbir zaman bilmediler. Bu saatte, bütün umutlarını, bütün hayatlarını, bütün geleceklerini kaybettiler. Sana teslim olma fırsatını kaçırdılar.Yürekleri korkuyla dolu olanlar, sonlarının yaklaştığını hissedenler, kendileri için değil, sevdikleri için korkanlar, onları senden, yalnızca senden başka hiçkimse koruyamaz. Çünkü bu en son savaş.Savaşların en korkuncu. Bu savaştan geriye ne yenen ne de yenilen kalacak.Şehirler, kasabalar, ağaçlar, otlar, kuyulardaki sular, göklerdeki kuşlar yok olacak. Sahip olduğum her şeyi sana vereceğim. Çok sevdiğim ailemi vereceğim. Evimi yıkacağım. Küçük Adam’dan vazgeçeceğim. Dilsiz olacağım. Bir daha kimseyle konuşmayacağım. Beni hayata bağlayan her şeyden vazgeçmeye razıyım. Yeter ki sen, her şeyi eskisi gibi yap. Bu sabah ve dün nasılsa öyle yap. Beni hasta eden bu ölümcül hayvani duygudan kurtulmama yardım et. Evet, her şeyim senindir! Tanrım! Bana yardım et! Söz verdiğim her şeyi yapacağım.
Neden her şeyin tam tersini yapıyoruz? Her zaman! Bir erkeği sevmiştim, başkasıyla evlendim. Neden? Sanırım, şimdi anlıyorum. Hiçkimseye bağımlı olmak istemiyoruz. İki insan birbirini sevince eşit sevmiyorlar. Biri daha güçlü diğeri zayıf oluyor. Ve zayıf olanı düşünmeden seviyor. Hesapsızca. Bir rüyadan uyanmış gibiyim. Sanki başka bir hayatı artık geride bıraktım. Nedendir bilmem, her zaman direndim. Bir şeylerle savaştım. Kendimi savundum. Sanki içimde başka bir ben vardı. Bana, “Kendini bırakma.” diyordu. Kendini hiçbir şeye teslim etme. Yoksa ölürsün. Yüce Allah’ım, ne kadar da aptalız!
Gel ve bana yardım et, oğlum! Bir zamanlar, çok uzun yıllar önce bir Ortodoks manastırında yaşlı bir keşiş yaşarmış. Adamın adı, Pamve’ymiş. Bir ağacın yamacına kuru bir ağaç dikmiş. Aynı bunun gibi. Genç bir öğrencisi varmış. Öğrencisinin adı Ioaan Kolov’muş. Ona bu ağaç canlanıncaya kadar her gün buraya gelip sulayacaksın demiş… Ioaan, her sabah erkenden bir kovaya su doldurup manastırdan çıkarmış. Dağa tırmanır ve suyu kurumuş ağacın dibine dökermiş. Akşam olup karanlık çökünce de manastıra geri dönermiş. Bu üç yıl sürmüş. Günün birinde yine dağa tırmanmış ve ne görsün koca ağacın her yanında çiçek açıyormuş. Ne dersen de, bir yöntemin, bir sistemin kendine göre meziyetleri vardır. Bazen kendi kendime şöyle derim: Eğer biz de her gün tam aynı saatte bir ayin yapar gibi belirli bir davranışı hiç değiştirmeden sistemli olarak yinelersek dünya çok farklı olur. Bir şeyler değişirdi. Değişmesi gerekirdi. .. Japonların ikebanası gibi. 10/10