Kitabı okurken nedense aklımda tek bir şarkı çalıyordu: "Satmışım bu dünyanın anasını, babasını Hiç umrumda değil Yakmışım bu dünyanın Roma'sını, parasını Hiç umrumda değil Aşkı icat edenin Üstüne ayrılık verenin Hayatı zindan edenin Satmışım ben..." Tam anlamıyla boşluğa düştüğüm ve…devamıKitabı okurken nedense aklımda tek bir şarkı çalıyordu: "Satmışım bu dünyanın anasını, babasını
Hiç umrumda değil
Yakmışım bu dünyanın Roma'sını, parasını
Hiç umrumda değil
Aşkı icat edenin
Üstüne ayrılık verenin
Hayatı zindan edenin
Satmışım ben..."
Tam anlamıyla boşluğa düştüğüm ve üzgün olduğum zamanlardan birinde vakit geçsin diye Youtube'da gezinirken filmini bulup izlediğim ve hayran olduğum bir yapıt.
Filmi kitabından çok daha güzeldi. Erdal Beşikçioğlu muhteşem bir seçim olmuş bu hikayeyi ekranlara taşımak için, tebrik ettim. Filmde Müzeyyen'in söylediği şeylerin neredeyse hiçbiri kitapta yokmuş.
Müzik alıntıları, ana karakterin eşyalarla yaptığı sohbet, iç konuşmalar, İstanbul'a dair betimlemeler... Hele ki daha önce anlatılan yerlerde bulundaysanız... Okurken müthiş bir haz veriyor.
O kafanın dumanlı oluşunu, kalp kırıklıklarını, sokağın ruhunu, yatağın boşluğunu... her şeyi hissettiriyordu.
Beğendiğim ve düşündüren birçok satır vardı:
🥀 Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, ruh eve sığmıyor, sabahları kadından önce uyanıp evden tüyerek, şehrin uzak bir köşesine gidiyor, elleri kıçında oraya buraya takılıyor, birileri ile tuhaf muhabbetlere giriyor ve her akşam kadından önce eve dönüp, günün hikâyesini yazıp, görülebilecek bir yere iliştirip, yine arazi olup, ta ki gece yarısı, uyumakta olan kadının yanına sokulup, birbirlerini bir güzel sevip ve adam, sabahın kör vakitlerinde, yine sevişmelerle bitecek bir gece için erkenden sokaklara süzülüp...
Hikâye, Arap yalellisi gibi uzarken, bir yerlerde "çıt" ediyordu.
🥀 "Ne alakası var?" dedi Müzeyyen, "Kızıldereliler ile hikâyendeki çıt'ın? Her neyse o çıt?"
Ses tonlamalarına takılırdım. Sesler her şeyi söylerdi. Takıntımı atladım. "Çıt, çıt işte" dedim. "Yani elbise çıt çıt'ı değil. Her şey iyiye giderken konunun bir yerde boka sarması, kopması yani."
"Her şeyin iyi gittiğini nereden çıkarıyorsun?" dedi. "Herif rüzgarı kendinden uçurtmanın teki. Ara sıra tellere takılır gibi kadına geliyor gece yarısı."
"Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku," dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.
"Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku," dedi, arkasını dönüp gitti.
Hikâye elimde, öylece kalakalmıştım. Şu, bir fotoğrafta gördüğü kadını sevip, resmin orijinali ile karşılaşınca, "Hanımefendi, ben size değil, resminize âşığım," diyen müşfik şahıs belirdi ve aynı cümleyi yüzümün ortasına söyleyip gitti. "Hass..." dedim kendi kendime.
🥀 Mesafeli bir yerden konuşuyordu. Oraya nasıl ve ne zaman gitmişti? Ben mi göndermiştim? Taksi mi tutmuştu?
Hikâyeyi kafamda hızla akıttım."Çıt" noktasına kadar hikayede üçüncü şahıs yoktu. Haklıydı.
"Çıt noktasına kadar üçüncü şahıs yok," dedim.
"Çıt'ın ne olduğunu biliyor musun? Kim, nereden, nasıl?
"Hayır, sadece bir his."
"His, hikayenin akışından mı besleniyor, yoksa ithal mi?"
Zınk diye durdum. Bu kadın beni ikiye katlar, suya götürür, suya batırır, kuru çıkarır, susuz getirirdi. "İthal" lafı cuk oturmuştu. Üçüncü şahıs ve çıt mevzusu arasında, alttan ya da üstten, her neyse bir ilinti vardı ve ben bunu kendimden ihraç etmiştim.
🥀 Bir resim geldi: Biz Müzeyyen ile telsiz duvaksız evlenmiştik. Kendi kendimize evlenmiştik. Nikâhı Müzeyyen kıymıştı. Galata Kulesi'nin tepesindeydik. Güneş, Haliç'in kuyruk sokumunda, inceden yangın rengindeydi. Müzeyyen önümdeydi, hafiften sarılmıştım. Kollarımı kendisine daha da çekerek, kendini benimle sıkı sıkı sarmış ve "Tamam" demişti, "güneş bu işe izin verdi, pederim olarak."
🥀 Ne olmuştu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim," diyen Müzeyyen, durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? İlk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
🥀 Müzeyyen, kalkıp başka birinin yürüyüşüyle çamaşır toplamaya gitti.
Bir şey içime oturup kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak istiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerine Kız Kulesi'ni bıraksalardı. Ne alakaysa?
"Çıkıp bir dolaşayım," dedim. Sesim boğumlu ve başka birinin sesi gibi çıktı. Ve muhtemelen benden başka kimse duymadı. Tütünümü, anahtarımı aldım. Kapıyı yavaşça çektim. Kilidi dili yuvasına otururken, "Nereye?" der gibi bir ses çıkardı. "Hassiktir," dedim.
🥀 Bazı gece yarıları uyanır, beni, kendisini seyrederken bulurdu. Yüzümü okşar, burnumu oynatır ya da göğsüme sokulur, yine uyurdu. İçim büyür, içimde dolunay olur, önünden ince bir bulut geçer, bedenim manzaraya dar gelir, burun direğim sızlardı. Usulca kalkar, pencerede bir sigara içerdim.
🥀 "Müzeyyen," demiştim telefonda, "ay yüzlüm, gül yüzlüm, biri aynalara aşikâr iki yüzlüm. Bu böyle olmuyor, bu kadını gönder. Bana katili çağırttırma. İcabında, çok gerekliyse ben uzarım Müzeyyen. Hani mamur olacaksa viranlar?
🥀 Tarih bunu on yedi bin dilde yazmıştı ki,bazı şeylerin bir saatten fazla davası olmazdı. Fakat konu Müzeyyen olunca, ben tarih falan takmazdım. Nitekim, konuya uygun düşen tarih de beni takmayacaktı.
🥀"Niye burada takılıyorsun? Gitsene kızın yanına," sesi çıktı bir yerimden. Fena fikir değildi. Ona nefes alışını duyacak kadar yaklaşmak, yüzüne bakmak, konuşurken burun kanatlarının hareketlerini, gülümserken dudak kenarlarında oluşan kıvrımları görmek, bir daha görmek ve belki...
🥀"Ama bunu büyükler oynar, canımın içi," diyecektim. "Ve üç kişiyle oynanır. Dördüncü katılırsa oyun değişir ve ikili takımlar halinde oynanır. Sonra 'ikili'lerden birine, üçüncü biri katılır ve böylece bazıları anlar ki, asıl olan birdir ve bir esastır. Fakat nedense bir'i yarım sayar ve iki yaparak tamamlamaya çalışırlar. İki lanet bir sayıdır, kendine yetmez, hep üçe koşar ve sonra sil baştan."
Ve son olarak filmdeki en etkileyici kısımlardan biri olan son sahnedeki replikleri paylaşıp gönderiyi bitiriyorum.
🥀 +Diyelim ki gitmedim.Seninle birlikte olmaya devam ettik.Ne değişecekti? Ne yapacaktık?
-Sevişirdik.
+Başka?
-Sabahları beraber uyanırdık.Ben senden önce kalkardım.Senin uyuyuşunu izlerdim.Sonra sen uyanırdın, bana gülümserdin.
+Sonra?
-Sonra, sabahları çayı tek şekerli içtiğini, günün diğer saatlerinde şekersiz içtiğini biliyor olurdum.O ilk şekeri ben atardım çayına, zarifçe eritişini izlerdim.
+Sonra?
-Sonra... En çok boynundan öpülmeyi sevdiğini biliyor olurdum.
+Güzelmiş.
-Sonra dışarı çıkardık. Dışarda yağmur yağıyor olurdu. Biz şemsiyeyi almazdık. Sırılsıklam olurduk. Sonra sen bana sokulurdun. Ama saçağın altına hiç girmezdik. Sonra sen üşütürdün. Ayakların buz gibi olurdu. Ben sana en sevdiğin o mavi çoraplarını getirirdim. Sonra bayramları babaannenin mezarını ziyarete giderdik.
+Gider miydik gerçekten?
-Giderdik tabii. Hayatta en sevdiğin kadın için ağlayışını izlerdim senin. Hiçbir şey yapmazdım, gözyaşlarını silmezdim, seni teselli etmezdim. Orada öylece ağlayışını izlerdim. Başka insanların mezarlarının arasında dolaşarak, hayatın ne kadar şahane bir şey olduğunu düşünürdüm. Sonra.. sonra hiçbir şey yapmazdık. Öylece otururduk. Çok bilinmeyenli bu sorunun yanıtını arardık. Hayat bizi yalancı çıkarana dek, bulduğumuz cevapları doğru sanırdık.
+Ne dersin bi çay daha içelim mi?
-Ben daha fazla çay içmek istemiyorum.