Spoiler içeriyor
Yoruma geçmeden ufak bir not düşmek istiyorum: Kitaptaki Yalçın karakterini bazen Yalvaç diye yazmışım, nedenini anlamadığım bir şekilde. Denk gelip fark ettiklerimi düzelttim ama okurken birdenbire Yalvaç görürseniz Yalçın'dır o, Yalvaç olsa duramazsınız diyor ve Komutan Logar'ın sesiyle Yalvaç'ı "kimsin…devamıYoruma geçmeden ufak bir not düşmek istiyorum: Kitaptaki Yalçın karakterini bazen Yalvaç diye yazmışım, nedenini anlamadığım bir şekilde. Denk gelip fark ettiklerimi düzelttim ama okurken birdenbire Yalvaç görürseniz Yalçın'dır o, Yalvaç olsa duramazsınız diyor ve Komutan Logar'ın sesiyle Yalvaç'ı "kimsin sen?? Çık dışarı, çık!!" diye kovuyorum. Bu notu yazarken bile hangisi essah olan isimdi bilmiyorum, inanın...
Pınar Kür okumaya Sadık Bey kitabıyla başlamayı düşünmüştüm hep. İlk gördüğüm kitabı oydu sanırım ve uzuun bir süreden beri de alınacaklar listemde duruyor öyle. Ardından bu kitabına rastlayınca konusu çok ilgimi çekti ve bir dönem de yasaklandığını öğrenince "tamam, bunu okumaya başlıyorum, hemen şimdi." diyerek giriştim okumaya. Kitabın bir dönem yasaklanma sebebi "halkın ar duygularını incitmesi" sebebiyleymiş bu arada. Yaşanan ahlaksızlıkların, haksızlıkların, mağduriyetlerin yaşanmasında bi' sorun yok da aman, sakın ha, konuşup dile getirmeyelim, öyle şeyler söylenip anlatılır mı hiç? Benzer şeyleri Kardeşini Doğurmak kitabında da okumuş ve öfkeden deliye dönmüştüm. Ensest, taciz, tecavüz kavramları bir gerçek ve maalesef bazı insanlar bunlara maruz kalıyorlar. Evet, biz okurken bile zorlanıyoruz, belki bazen rahatsız oluyoruz ama bunları yaşayan insanların hayatlarının bir parçası hâline geliyor bunlar. Bunların üzerine konuşulmadıkça, gerekli yasalar çıkarılmadıkça bir arpa boyu yol gidemeyeceğiz. "Ayıp ayol, konuşulur mu bunlar hiç?" deyip susarak veya bu konuda sesini duyurmaya çalışanları engelleyerek olmayacak bu değişimler.
Kitaptaki ilk iki bölüm, Allah'ın cezası bilinç akışı tekniği ile yazılmış... ama bu sefer okumaya başlamadan önce buna hazırlıklı olduğum için ve Anayurt Oteli'nden de antrenmanlı olduğum için o kadar da zorlanmadım okurken. Kitap esasında üç ama Pınar Kür'ün savunmasıyla birlikte dört bölümden oluşuyor. İlk bölümde Yargıç Faik İrfan Elverir'in düşüncelerini, ikincisinde idam mahkûmu Melek'in düşüncelerini, üçüncü kısımda kendini Superman sanan Yalçın'ın yazdığı metni, son kısımda da Pınar Kür'ün, kitabının yasaklanmasına karşı yazdığı savunmayı okuyoruz. Açıkçası bazı yorumları ve yasaklanma durumunu görünce kitaba çok açık seçik olacak kaygısıyla başlamıştım ama kitapta yer alan cinsel şiddet sahneleri, korktuğumun aksine, olabildiğince kapalı bir şekilde anlatılmış. Evet, rahatsız edici betimlemeler ve olaylar vardı ama amaç erotizm amacıyla yazılıp okuyucunun okurken bundan haz alması değil; cinsel şiddete uğrayan bir kadının hissettiği o dehşet, çaresizlik, kendinden uzaklaşma ve tiksinme, korku gibi duyguları bize hissettirmek zaten. Ve nitekim bunu bana hissettirdi de. Yazarın, karakterleri de ustaca yazdığını düşünüyorum. Her bir karakter, bambaşka şeyler hissettirdiler bana okurken. Karakterlerin iç dünyalarını çok güzel hissettirmiş ve aktarmış Pınar Kür bence. Özellikle kitabı daha gerçekçi kılabilmek adına Melek'in konuştuğu ağzı, kullandığı kelimeleri, "hangi yaşında, nerede, kimden ne öğrenmiş olabilir?" düşünceleriyle yazdığını okuduğumda yazara daha da saygı duydum.
İrfan karakteri, tipik bir narsist gibi hissettirdi okurken. Kibirli, kendini beğenmiş, her şeyin en iyisini ben bilirim düşüncesinde bir insan (dosyaya bakan kadın bir meslektaşını, kadın olduğu için hakir görüp verdiği kararı yok sayıyor). Kurallar ve kanunlar ona geldi mi esneyebilir, eğer o bunları çiğnediyse vardır bir bildiği (çocukluk arkadaşının eşyalarını çalması ve kendini gayet haklı görmesi). Alttan alta hissettiği o aşağılık kompleksini, o kibir maskesinin altında yatan öz güvensizliği, o değersizlik hissini de görüyoruz. Kendisi bir gecekondu mahallesinde büyümüş, babası inşaatta amele olarak çalışıyor, sosyoekonomik düzeyi düşük bir aileden geliyor yani. Aynı mahallede de yeni taşınmış zengin bi' komşuları var ve İrfan onları görünce paranın bu gücünden ve konforundan büyüleniyor adeta. Yazarın burada fakirliği anlatmak için seçtiği kavramın koku olması çok dikkatimi çekti açıkçası. Parazit filminde de böyle bir vurgu vardı; adam şoförlük yaparken çalıştığı kadın/adam, şoförün kokusundan rahatsız oluyordu. Kitapta da İrfan'ın, ailesiyle beraber yaşadığı dönemlerde koktuğunu, onlardan ayrıldığında bu kokudan kurtulduğunu düşündüğünü görüyoruz (bu arada içten içe kendi gibi olanlarla karşılaşınca "kokumu mu aldı acaba?" tedirginliğini yaşıyor) ve yine ailesini küçümsemek için de koku vurgusu yapıyor. Bu satırları okurken aklıma "'Kirlilik, bir şeyin olmaması gereken yerde olmasıdır.' Bizim bir şeyi kirli bulmamız ya da bir şeyleri kirleteceğini düşünmemiz büyük oranda 'neyin nerede olması gerektiği'ne dair düşündüklerimize bağlıdır.'" satırları geldi. İrfan, ailesine "işçisin sen, işçi kal" diyerek onların, kendi bulunduğu sınıfa ait olmadıklarını düşünüyor. "Benim bulunduğum konuma ait değilsiniz, olmamanız gereken yere ulaşmaya çalışmayın. Çalışırsanız orayı da kirletip kokutursunuz." mesajı veriyor sanki. Ailesinden utanması, sürekli bi' kendini kanıtlama çabası, kendine her şeyi hak görmesi... cidden tiksinç bi' adam. Çok şaşıracaksınız ama bayağı da ikiyüzlü biri. :)) özellikle kadınlar konusunda. Kadınlara çok kin dolu olduğunu görüyoruz, bütün kadınlar -annesi de dahil olmak üzere- kötü. Namusuyla yaşayan, iyi bir kadın varsa da henüz "kendini bozma" fırsatını bulamamıştır ona göre. Eğer bi' kadın evlenmeden önce biriyle birlikte olursa o bir fahişedir, minvalinde düşünüyor beyimiz ama bekarlık döneminde kenara köşeye yemeyip-içmeyip, para biriktirip umumhâneye gittiğini de gayet normal bir şeymiş gibi anlatıyor. Kendini büyük ihtimalle çok ahlaklı görüyor ama annesi ve kız kardeşleri de dahil olmak üzere, kadınlarla ilgili bir sürü iğrenç düşüncesine şahit oluyoruz. "Evi başına yıkılasıca" bir adam yani kısaca.
İşlemediği bir cinayet yüzünden idama mahkûm edilen Melek ise annesi olmasına rağmen öksüz kalmış bu dünyada. Annesi durmamış çünkü onun arkasında hiç. Annesi, ikinci kocasından gördüğü baskı ve yediği dayaklar sonunda kızını gönderivermiş cehennemecek. Melek'in yalnızlığını ve kimsesizliğini okurken kalbim parçalandı. Eğer bir insanın arkasında ailesi durmuyorsa, destek vermiyorsa, o kişiden yüz çeviriyorsa o kişinin bir tarafı hep eksik kalıyor, sesi kısılıyor, dayanağı kalmıyor; o satırları okurken bir kere daha anladım bunu. Melek'in de sesi kısık, çıkmıyor hiç. Çıktığı zaman da susturuldu zaten; kaçamadı, kapatıp kilitlediler kapıları yüzüne hep. Çaresizlikten ve boyun eğmekten başka bir şey gelmedi elinden. Kendini savunmaya bile gerek duymadı çünkü artık biri tarafından duyulacağından ümidini kesmişti. Sürekli kendini suçluyor, uğradığı cinsel şiddetin müsebbibini neredeyse kendi bilecek bir hâlde. Bu tarz travmalar yaşayan insanların, kontrolü dışında gerçekleşen olaylar karşısında kendilerini bu şekilde suçlayarak o kontrol hissini geri kazanmaya çalıştıklarını duymuştum. "Bundan kaçamıyorum ama ben de o zaman karşı koysaymışım, benim suçum yani." Dedesini hatırladığı sahneler çok duygulandırdı beni. Kendini kimsesiz sanırken birdenbire aklına dedesi geliyor; onu koruyup kollayan, onu gerçekten seven dedesi. "o sevmek dediklerini bi tek ihtiyar dedemin ellerinden duymuşum bi de Yalçının dilinden lakin onun dilini anlamamıştım esasında o sevmek işte bi türküymüş demek ak saçlı bi dedenin türküsü bi çaresiz ihtiyarın çatlak sesiymiş". Sonunu beklerken hiç değilse hayatında gerçekten sevildiğini, değer verildiğini hissettiği bir anı düşünüp bulması... "hiç değilse bunu hissetti, bu dünyadan sevilmediğini düşünerek göçmeyecek" diye düşündürttü. -Bir de dedesini ansıdığında bir türkü çalınıyor kulağına hep. Türkünün ismi de Sefil Baykuş imiş, bu sabah bunu dinleyerek çıktım yola ve nemrutluğuma nemrutluk kattı. Tavsiye ederim herkese.-
Yalnız, Melek de %100 masum bir insan değil, her insan gibi tabii ki. Konakta kocakarıya bakarken yaptığı bazı şeyleri okurken bir kere daha herkesin gücünün yettiğine zulmettiğini anladım. Elinden sadece, pis elleriyle yemek yedirebilmek geldiği için onu yapabildi (pis derken günlük işlerle uğraşıp yıkanmamış elden bahsetmiyorum. Kadının altını temizleyip ellerini yıkamadan o elleriyle yemek yedirip bazen de kadının altına bağladığı pis bezleriyle ağzını sildiğini söylüyor). Eğer daha fazlası gelseydi, elinde o güç olsaydı, başıma bir iş gelir belki diye korkmasaydı daha fazlasını da yapabilirdi pek âlâ. Belki de olay parada bitiyordur, bilmiyorum. En masum ve hâlim insanı bile belki bir yezit hâline getirebilir bu para.
Vee... Yalçın. Yalçın'ın bölümü beni en çok etkileyen, kederlendiren, öfkelendiren, tiksindiren, duygudan duyguya sürükleyen bölümdü. Çünkü Yalçın'ın bölümüne kadar bunun bir toplumsal cinayet olduğu ayırdına varamamışım, bunu anladım. Evdeki ahlaksız kalfadan mahalledeki en vasıfsız ahlaksız herife kadar herkes Melek'in sebebi oldu. İdama gönderilmesinden bahsetmiyorum. Melek'ten hayatını, kadınlığını, çocukluğunu, yaşayacağı tüm aşklarını, sevgilerini çaldılar. Köyde başlayıp İstanbul'da son bulan bir hırsızlık ve katliam. Ama yargılanıp ceza kesilen kişi hırsızlar/katiller değil, onca insan tarafından sömürülüp adeta boş bir kabuk hâline getirilen genç bir kız. Yalçın'ın "Oysa iki yıl sonra yeniden karşılaştığımızda onun tek tek kişilerin değil de toplumun içine doğduğu ekonomik ve toplumsal koşullarının kurbanı olduğunu bilmiyor muydum? Biliyordum elbet. Kendisine anlatmaya bile çalıştım bunu. Bilmediğim şey toplum'un biz olduğumuzdu. O sıra hâlâ soyut bir kavramdı benim için; ya da, kendimi de, çevremizi de, hatta Melek'i de toplumdan soyutlamıştım." sözleriyle dank etti bu durum bende.+