Spoiler içeriyor
"Aşkın mapushane İçinde ben mahkûm Saçların parmaklık Gözlerin gardiyan oldu İçinde ben ziyan oldum." Şarkısını, peçeteye yazıp saygıdeğer Ruh Emicilere ithaf eden, adının kim bilir kaçıncısı, Çapulcu Haritası'nın Patiayak'ı, James Potter'ın sağ kolu, Azkaban'ın kader mahkûmu ve Harry Potter'ın vaftiz…devamı"Aşkın mapushane
İçinde ben mahkûm
Saçların parmaklık
Gözlerin gardiyan oldu
İçinde ben ziyan oldum."
Şarkısını, peçeteye yazıp saygıdeğer Ruh Emicilere ithaf eden, adının kim bilir kaçıncısı, Çapulcu Haritası'nın Patiayak'ı, James Potter'ın sağ kolu, Azkaban'ın kader mahkûmu ve Harry Potter'ın vaftiz babası sayın Sirius Black'e saygılarımı ve sevgilerimi ileterek başlamak istiyorum yorumuma. Serinin üçüncü kitabını beklediğimden daha uzun bir sürede okudum. Elim hiç varmadı, bir şeyler okumak istesem de okumaya eriniyorum son zamanlarda, maalesef.
Kitaba gelecek olur isem; kitabımız yine, yeni, yeniden "binicem üstüne, vurucam kırbacı, vurucam kırbacı" Dursleylerin, mazlum Sezercik Harry'ye mezalimi ile başlıyor. Okurken biraz kabak tadı vermeye başladı bu durum artık ama neyse... Umarım kalan 4 kitapta da aynı başlangıcı görmeyiz artık. Karakterlerin artık yavaş yavaş ergenliğe girdiklerine ve ergenliğin getirdiği o asiliği ucundan ucundan göstermeye başladıklarına şahit oluyoruz. Bence güzel bir detay olmuş yazarın bunu bize fark ettirmesi. Bu kitap, serinin ilk iki kitabına nazaran daha duygusal geldi bana. Özellikle son sayfalara doğru yüzümde acının tatlı tebessümü ile okuyup bitirdim kitabı. Harry'nin, Ruh Emicilerle karşılaştığında, annesinin çığlıklarını duyduğu kısımlara üzüleceğimi sanmıştım ama beni asıl duygulandırıp hüzünlendiren kısım, Sirius Black ile yaşadığı iletişim oldu. Babasını hiç göremediği ve bir baba figürü de hayatında hiç olmadığı için, henüz tanıştığı biriyle -kendisinin vaftiz babası, babasının da en yakın arkadaşı olsa bile- beraber yaşayacağı düşüncesine kapılıp gitmesi, buna heves etmesi ve ardından bütün hevesinin kursağında kalması... :' "Are you Sirius?!!" diye isyan ettim okurken (nası şaka ama??). Kitabın sonunda Sirius'un gönderdiği mektubu Harry'nin yol boyu okuması ve artık hiç değilse onu koruyup kollayacak birilerinin (bir baba olmasa bile, baba gibi bir şey olarak görmeye başlıyormuş gibi hissettirdi) olduğunu hissetmesi falan çok duygulandırdı beni.
Bir diğer hüzünlendiren kısım da anama ana diyesice Profesör Lupin'in hikâyesi oldu. Genel olarak kurt adamlık mefhumu üzücü geliyor bana gerçi. Hem dönüşümü acılı hem öz kontrol sıfır hem dönüştükten sonra bir şey hatırlamıyorsun hem de havalı bir şeylere de dönüşmüyorsun. O yüzden genel olarak kurt adamları gariban olarak görüyorum. Kurt bakışlı Profesör Lupin'i diğer kitaplarda da okulda profesör olarak okumaya devam etmek isterdim açıkçası ama maalesef, Tengri böyle buyurmuş. Şamarcı Söğüt'ün hikâyesini de öğrenmiş olduk sayesinde.
Diğer üzüldüğüm karakter de Ron oldu. :( yani besle, büyüt, cebinde taşı; faren +40 yaşında dayı çıksın. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir şey öğrensem hayatım boyunca kendime gelemezdim sanırım. Zaten okurken aklıma sürekli küçükken sahip olduğum balıklar geldi. Hava aldırmak için avuçlayıp çıkarırdım falan... Eğer +40 yaşında yetişkin bir birey idiysen beni affet n'olur... ben de istemezdim böyle tatsız olaylar yaşayalım...
Quidditch maçları da daha hoşuma gitti bu sefer. Bir de son kısımlarda yaşanan o zamanda yolculuk kısmı hafif kafamı karıştırdı (böyle mevzular benim kafamı hep karıştırır); ilk ne zaman başladı bu döngü acaba, Harry patronus büyüsünü ilk seferde de aynı şekilde iyi yaptı mı, ilk yaşandığında Şahgaga ölmüş müydü acaba diye soru işaretleriyle okudum.
Son olarak şu sözlerle bitirmek istiyorum yorumumu: "Büyük adam şu Dumbledore..."