Spoiler içeriyor
Truva - Wolfgang Peterson Troy, 2004 yapımı Truva savaşını konu edinen Wolfgang Peterson filmi. Filmi, kitabından ve Yunan mitolojisinden bağımsız olarak yorumlayacağım çünkü ne kitabını okudum ne de Yunan mitolojisi hakkında geniş bilgim var. Dolayısıyla filmi genel hatlarıyla gözlemlediğim ve…devamıTruva - Wolfgang Peterson
Troy, 2004 yapımı Truva savaşını konu edinen Wolfgang Peterson filmi.
Filmi, kitabından ve Yunan mitolojisinden bağımsız olarak yorumlayacağım çünkü ne kitabını okudum ne de Yunan mitolojisi hakkında geniş bilgim var. Dolayısıyla filmi genel hatlarıyla gözlemlediğim ve izlerken yaşadığım duygu durumlarına bağımlı kalarak yorumlayacağım.
Film temelinde Odisseas'ın da söylediği gibi "yaşlıların konuşması, gençlerin ölmesine" dayanıyor. Bu durum öyle bir kıvamdaki yapılan 'diplomasi' veya 'siyaset', altında yatan tüm değerleri yok edebilecek bir hiçliği yaratabilirken bütün övgüleri kendinde toplayacak bir güce sahip olabiliyor.. Eril bireylerin fizyolojik yetkinlikleri ile her şeyi elde edebildiği ve çıkarı somutlaştırdıkları bu dönemde, dişilerin anaç bir rolde doğurganlığı sembolize etmesiyle birlikte baskılanmış kişiliklerine dayanan bir portre sunuyor film. Döneminde dişiler 'çocuk doğurmak' ve 'cinsel zevk' dışında değersiz olarak lanse edildiği halde, bir savaşın fitilini ateşleyebilecek ana etkene sahip olabiliyorlar. Çünkü kıskançlık, namus ve onur üçgeninde bir kadının erkeği 'sistematik' olarak duygu karmaşasında çebelleşirken tüm rasyonalitesini yitirip bu üçgenin boyunduruğu altında duygularının kölesi olmayı göze alıyor. İlkel içgüdülerden bağımsız çalışan bu 'karmaşa' en nihayetinde elde edilmiş olanın çalınmasına dayanan bir sürece tekabül ediyor. Eldeyken değersiz ve derhal erişilebilir olan, kendinden uzaklaşınca bir arzu meselesine dönüşmekle kalmayıp zamanla kişinin bilincinde bunalımı tetikliyor. Dolayısıyla kişi arzusunu dindiremediği her süre zarfında kendine nefret beslemeye başlayıp bunu arzusuna yansıtacak bir kılıfa bürünüyor. Ki filmde Menelaos karakterinin Helen'i kaybettiği zaman 'onursuzluk' adı altında bir sürü askerini/insanını ölüme göndermekten çekinmeyen bir hale büründüğünü gözlemliyoruz. Bunu yapıyor çünkü başta da bahsettiğim gibi güvenli bölgesinde muhafaza ettiği doğurgan dişisini kaybetmesi gerek çevre tarafından kendisine yüklenecek sivri anlamlardan korkmasına dayanırken gerekse bunalımın doğurduğu nefretin izleri ile harmanlanmış bir zihnin, arzusunu dindirmek için bazı duyguların arkasına sığınma acizliğine rastlıyoruz. Menelaos karakteri, barışın eşiğindeyken bir gram değer vermediği karısının kendisinden kaçmasının altında kendi 'yetersizliğini' saptadığı an elindeki tüm güç ile yakıp yıkmanın kendisindeki bu 'acizliği' gidereceğini sanacak kadar aptal bir karakter. Bunun altında yatan bir diğer etken ise Menelaos'un aşağılık kompleksine dayanan bir kişilik yansıması olması. Kadınının kendinden bir prense kaçması Menelaos için kendini ispatlayabileceği bir alan doğuruyor. Abisine, Helen'e ve halkına dair kendinde duyduğu bu yetersizlik hissi için bir tetiklenme gerçekleşiyor. Abisi tarafından hep baskılanmış ve küçük kardeş olarak onun gölgesinde varlığını idame ettirmiş. Helen tarafından sevgi görmemiş ve zorunlu bir ilişkinin içinde olduğunu her zaman hissetmiş/hissettirmiş. İnsanları için tam olarak bir kahraman olarak kendini lanse edememiş ve tüm övgüyü her zaman üstüne vermiş. Dolayısıyla Helen'in kaçması Menelaous için kesinlikle bir dönüm noktası olmakla kalmayıp bilinçaltında yatan prangalı Menelaous'un zincirlerini kırması için bir fırsatta sunuyor.
Filmin bir diğer noktası duygu yoğunluğunun 'aşırı' yaşanması ve bireylerin bunlara bağımlı hareket ederek yaşadıkları afallamaların haddi hesabının olmaması. Bu günümüz insanoğlunun yapısı için dahi yorumlanabilir. Gerçekleştirilen eylemlerden tüm olguları bağımsız tutarak sadece kendi duygularını ön planda tutan bu bireyler her defasında dünyanın kendi etraflarında döndüğünü zannederek çevresini 'hiç' olarak görmekten çekinmiyorlar. Birkaç kez cinsel ilişkiye girmekle gerçek aşkı bulduklarını, anında bağlılık oluşturma çabasında 'sahiplenme' arayışına girdiklerini ve yaşadıkları her şeyin doğru olduğuna dair bir izlenime kapılmaya bayılıyorlar. Aslında bu yabanıl hayatta hayvani içgüdülere sahip olan Sapiens'in kurguladığı hayali sistemler ile çatışmasını gözlemliyoruz. Evet bunu diğer hayvanlardan farklarını oluşturmak için kurguluyorlar fakat her defasında yenik düşüp kendilerini bir dizi çaresizliğin içinde buluyorlar. Paris'in eril hormonlarının devreye girmesi ile birlikte Helen'i kendisine eş olarak seçme gayreti tam olarak bu saydığım parametrelere dayanıyor. Helen'in ilk olarak fiziksel özelliklerine tav olan ardından cinsel isteğini kabul etmesine karşılık Helen'in içini(zihinsel özelliklerini) tanımaya iten bir dürtü ile hareket eden Paris, bir bağlanmışlığın ve sahip olmanın yanı sıra kadın üzerinde üstünlük sağlayabildiği için (Menelaos'dan onu kurtarmak ve yurduna götürmek.) maskülen bir kabarmışlığa da izin veriyor. Fakat Helen karakteri için durum tamamen Paris'in 'kurtuluş' işareti oluşturmasıyla alakalı. Paris'e duyduğu sevgi aslında bulunduğu ortam ve eşinden uzaklaşmanın bir parçasını oluşturuyor. Paris körpe bedeni ve zihni ile ona 'aşk' sunmaya çalıştıkça Helen bunları 'olumlayarak' tadamadığı sevginin bilinçlenmesini yaşıyor. Her gün Menelaos'un vurdumduymaz ve sevgisiz tavrı ile 'ölmek' yerine bir gün Paris'in yurdunda Paris'in sunduğu sevgi ile Menelaos tarafından 'öldürülmeyi' tercih ediyor.
Bu yazdıklarım filmin sade ve durağan akışını oluştururken aynı zamanda gelişmesini sağlayacak temel yapıyı biçiveriyorlar. Çünkü 'aşk' ve 'sevgi' kavramları filmde 'açgözlülüğün' kılıfı olarak çıkıyor karşımıza. Bir şeyleri elde etmeye çalışırken durmayarak zaruri bir istence kapılmak. Evet 'yaşlılar' oturdukları yerden dizginsiz isteklerinin kölesi olmuş bir biçimde daha fazlasını elde etme uğruna 'gençlerini/insanlarını' heba etmeye razı geledursun gençler zihinleri bulanmış ve bir adanmışlığın kurbanı olmak için can atsın. Genel perspektifte bu şekilde gözümüze sokulan olaylar aslında askerlerin içine girdiğimiz zaman bizi fevkalade ölüm korkusu ve çaresizliğin varlığı ile karşılıyor. 'Savaş' aslında bu noktada bireylerin hınçahınç arzuladıkları bir eylem olmak yerine üstlerinin ve çevrelerinin dayatmaları sonucu bu eylemin zorunlu bir parçası olmanın dışına çıkamıyor. Dolayısıyla bu bireyler için savaşmak ve ölmenin getirisinde doğurduğu kaybetmek veya kazanmanın anlamsızlığı gelişiyor. Tabii kendi benliklerinden daha çok komutadaki kahramanların (Akhilleus ve Hector gibi) çoşku uyandıran söylevleri ve varlıkları ile 'umut' ışığı altında bir şeyler gerçekleştirmeleri olanaklaşıyor. Fakat Agamemnon gibi bir kralın savurganca tutumları boyunca narşist kişiliğine tanık olmak, kendisi dışında herkesi bir piyon parçası olarak gözlemlememizi sağlıyor. Kendi idealleri için insanlarını hiçe sayabilecek olmasının yanı sıra kendisi de dahil olmak üzere çevresini, yaptığı her şeyin onlar için olduğuna ikna etmeye çalışmaktan kaçınmıyor. Patolojik bir narşistliğe evrilmiş kişiliği boyunca, etkisinin minimum olduğu zaferleri dahi 'kral' olduğu için kendisine sayarak gerek savaşta ölmüş askerlerinin gerekse Akhilleus'un hakkını elinden alabilecek yönetim sistemini kurgulamış bir karakter Agamemnon. Ki bu sistemde korku varken bir gram istek yok. Bu nedenle sürekli Akhilleus ile çatışan Agamemnon aynı zamanda ona muhtaç olmasıyla iki yönünü bize gösteriyor. Bunlardan ilki yukarıda da bahsettiğim narşist kişiliğinin doğurduğu açgözlülüğün etrafındaki her şeyi delip geçebildiği meselesi.
Kardeşinin ayağına geldiği andan itibaren kendisine 'muhtaçlığın' hissiyatini tatmasıyla birlikte tüketmenin hırsına kapılarak ve güçünün sınırını bilmemekten gelen bir özgüvenin varlığı ile saldırgan bir tutum sergilmesi. Agamemnon her ne kadar bir şeyler için Tanrılara yakarışta bulunsa dahi aslında tam olarak Tanrı motifi oluşturmaktan çekinmiyordu. Priamos kadar Tanrılardan korkmuyor ve hatta her zaman Tanrıların kendi yanında olduğunu dile getiriyordu. Bir diğer yönü ise kaybetmekten korkmasıyla alakalı. Dolayısıyla birilerinin kendisine muhtaç olmasına bayıldığı gibi başkalarına yalvarması da gerekiyor. Çünkü kendi bilincinde fütursuzca topladığı 'gücü' bir anda kaybetmek, işe yaramazlığı ile örtüşerek (Agamemnon ne stratejik savaş tekniğine sahip ne askerler için de bir karizması var ne de yönetme kısmında iyi olmadığı halde diplomaside elinden geleni yapabiliyor.) hayatı boyunca kaybetmeye mahkum bir yapıya sahip olduğunu ön görebiliyor. Dolayısıyla kendinde olmayan bu özellikleri Akhilleus'da gözlemledikçe ona muhtaç olduğuna ve ne kadar nefret etse dahi bir noktada Akhilleus, Agamemnon'nun alt benliği veya bir kimlik tanımlayıcısı olarak çıkıyor karşımıza. Agamemnon, Akhilleus'un otorite dinlemez yapısına boyun eğiyor ve aslında tam olarak Akhilleus tarafından yönetilmeye mecbur kalıyor.
Agamemnon'un tam zıttı olan Priamos karakterinden bahsetmezsem olmaz. Truvanın kralı, kafasını Güneş Tanrısı ile bozmuş ve elçilerinden/müttefiklerinden gelen her metafizik yönergeyi anlamsız bir şekilde olumlayacak kadar dogmatik bir karakter. Öyleki oğlu Hector'un rasyonalist yorumlarını ve stratejik yönergelerini görmezden gelecek kadar tapınmayla ve metafizik ögeler ile kafayı yemiş. Fakat tüm bunlara rağmen Agamemnon gibi pislik tutkulara sahip değil. Ailevi değerlerine sahip çıkmasını bildiği gibi farklı görüşlere her zaman açık olduğunu belirtebiliyor ve bu yönetme işinde sadece bir parça olduğunu diğer bireylere ve daha çok oğlu Hector'un hakkını vermekten çekinmiyor. Ancak belirttiğim gibi karakterin genel yapısı bütün bağlarını Tanrı gibi soyut kavramlar ile bağdaştırdığı için karar verme aşamasında olaylara aşırı duygusal yaklaşarak yaptığı şeylerin doğruluğunu teyit edemiyor. Ki en çok kızdığım şeylerden biri de nereden nasıl geldiğini bilmediği 'truva atını' ülkesine sokmasıydı. Ülkesinin yok olmasını izlediği sırada üzüldüğüm gibi hakettiğini düşünmekten alıkoyamadım kendimi. Fakat oğlunun cesedi için Akhilleus'un yanına gizlice gitmesi ve ellerini öpüp yalvarması kadar muhteşem dram sahnesi hayatımda izlemedim.