Caferağa da, moda caddesinden yukarı doğru çıkarken solda eski iş hanlarının pasajları vardır. Eskiden bu pasajların giriş katları koleksiyoncular, çizgi romancılar ve sahafçılar tarafından adeta işgal edilmişti. Koleksiyoncular ve çizgi romancılar dükkanlarına iyi bakarlar, başka bir dünya yaratırlar. Sahaflar için…devamıCaferağa da, moda caddesinden yukarı doğru çıkarken solda eski iş hanlarının pasajları vardır. Eskiden bu pasajların giriş katları koleksiyoncular, çizgi romancılar ve sahafçılar tarafından adeta işgal edilmişti. Koleksiyoncular ve çizgi romancılar dükkanlarına iyi bakarlar, başka bir dünya yaratırlar. Sahaflar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Akmar mesela, kitaplar yere yığılır, sahiplerini bekleyen sokak hayvanları gibi davranılır...
Senelerden ÖSS nin hala olduğu bir zamanlar... Her cuma gerçekleştirdiğim rutin moda ziyaretlerimde yaptığım iki şeyden biriydi bu ikinci el kitaplara göz atmak. Romans yaşadığım birisinin en büyük huyuydu bu olay; ikinci el kitapları karıştırır, eski okuyucularına dair bir şeyler barındıranları toplardı. "Yeni bir kitaptan yazarı, ikinci elden okuyanları da bulabilirsin" derdi hep. 78 den kalma eski nişanlıya aşk mektubu, sakızlardan çıkan fallar (ne büyük umutlarla toplanmış), tabi ki kurutulmuş çiçekler, altı çizilmiş cümleler, kelimeler , yanlarına düşülmüş bir sürü not... ne de olsa başka bir hayat olmadan yaşamamız mümkün değil!
Bu mevzu için aynı tarihlerde gazetelerde ölüm ilanları toplayıp, cenazelere katılıyorum... ama bu başka bir kitabın altına yazılacak öykü...
Ben de bu kişiye hediye verebilme umuduyla sahafları geziyordum. Fakat hep fantastik edebiyat var. O tip eserlerde bulmak çok zor; çünkü tüketilmek için yaratılan nesne, herhangi bir duygu uyandırmaz. Entelektüel bir haz yakalayamaz dolayısıyla iz bırakamazsın. Zaten bu yüzden ikinci ele düşerler, anısı yoktur çünkü... karıştırırken en altlara doğru bir kitap buldum ben; Yusuf atılgan ın bütün öyküleri... aldım hemen karıştırmaya başladım. İçinde herhangi bir eşya yok. Görünürde not falan da düşülmemiş. İyice bakarken fark ettim ki, bir öykünün başlığının kenarına, dolma kalemle naifçe gülen bir surat çizilmiş. Öykünün adı Tutku idi. Köyün delisi, köyün ağasının kızına aşık oluyor, dalga geçiyorlar vs... yani öykünün de alakası yok ki gülücükle.. tabi ben kokuyu alınca hemen kaptım bu kitabı.
Bir mayıs günü olması lazım, yani benim kişisel inisiyatifle okula gitmemeye başladığım dönemler... sahafa sordum; "bunu nereden veya kimden aldınız hatırlıyor musunuz?", "Zamanı pek hatırlamıyorum ama galiba üniversiteli bir çocuk bıraktı." dedi. "peki o çocuğu bulabilir miyiz?" dedim. "Napıcaksın" derdi. "gerçekten çok önemli bulursak Harika olur" dedim. "Bazen uğrar kitap bırakır telefonunu ver gelirse haber vereyim" dedi. Bekleme zamanı... ben o sırada zaten okuduğum kitabı birkaç kere daha okudum, gülücük üzerine teoriler yazdım, rüyamda birkaç kez öldürüldüm falan... bir buçuk sonra sahaf aradı, "gel çocuk burada" diye. Koşa koşa gittim tabi ki. Uzun saçlı bir eleman, dedim "merhaba kitap size mi aitti", "evet." Dedi, "peki böyle bir gülücük var biliyor musunuz" bakıyım dedi, "valla ben fark etmemiştim, kitabın ilk sahibi ben değilim, Beyazıt'tan aldım" dedi. Ya kardeşim bizi niye tutuyordun o zaman... "o zaman adresi verebilir misiniz" dedim ve aldım. Yarın ilk iş Beyazıt'a gidip herifi, kitabın sahibine ulaşıcam...
Ertesi gün uyanıp direk çıktım yola. Karşıya geçmekten daha çok nefret ettiğim bir şey varsa o da Haliç in diğer tarafına geçmek... neyse Beyazıt'a geldik, mekanı buldum... eski bir dükkan, sanki kitaplar ayakta tutuyormuş gibi. İçeri girdim, "merhaba, ben bir şey arıyorum!", "merhaba genç adam, belirli bir kitabı mı arıyorsun", "hayır" dedim, "ben de kitap var, isim yok"... "yani" dedim, "bu kitap sizden satın alınmış, fakat ben ilk sahibini arıyorum", adam güldü, yaşlı bir kahkaha attı, sonra öksürdü, "nasıl hatırlayayım ben bunu dedi". Kafayı yemeye başladım... "bir bakın isterseniz, bakın burada gülücük var, bunu yapanı arıyorum ben", hmm yaptı, "bir ver bakayım" dedi, baktı, "bunu bir öğretmen getirdi buraya", oha nasıl hatırladın, "nasıl hatırladınız?", "kitap gelince açıp bakarım içinde bir şeyler var mı diye" dedi, "o zaman fark etmiştim bana da ilginç gelmişti. Bir edebiyat öğretmeni getirdi onu. Arada gelir, hal hatır sorar, konuşuruz". "Kesinlikle görüşmemiz lazım" dedim, "bu gülücüğün bir anlamı olmalı!", "tamam" dedi, "gelince sana haber veririm" telefonlar alındı...
İş hediyeden çıkmıştı artık. Sartre ın deyimiyle bir anlam mücadelesiydi bu. Tabi öğretmen söz konusu olunca kurduğum komplo teorileri değişti... belki öğrencilerine okuyacaktı, belki de sadece beğenmişti. Ne olursa olsun, öğrenmeye çok yakındım...
Devamı yorumda...