İthaki Karanlık Edebiyat serisine göz atıldığında bol bol gotik unsurlarla harmanlanmış eserler görülür. Vathek, Gotik bir kurgunun izlerini taşısa da bazı özellikleriyle ayrılıyor ondan. Daha çok Batılı bir adamın Oryantalist bakış açısıyla yazılmış kitabıdır denilebilir. Doğu'nun tükenmek bilmez muhayyilesi düşünülecek…devamıİthaki Karanlık Edebiyat serisine göz atıldığında bol bol gotik unsurlarla harmanlanmış eserler görülür. Vathek, Gotik bir kurgunun izlerini taşısa da bazı özellikleriyle ayrılıyor ondan. Daha çok Batılı bir adamın Oryantalist bakış açısıyla yazılmış kitabıdır denilebilir. Doğu'nun tükenmek bilmez muhayyilesi düşünülecek olursa Beckford da kendince bundan nasibini almak istemiş. Görkemli kuleler, ihtişamlı saraylar, gizemli haremler, lezzetli sofralar ve hepsine sahip bir halife: Vathek.
Abbasi soyunun dokuzuncu halifesi Vathek, har vurup harman savuran, elindekinin kıymetini oturup da biraz olsun düşünmeyen ve hayatından son derece memnun bir hükümdar. Sözde Müslüman olmasına rağmen dünyevîlikte aşırılığa kaçmasıyla birlikte şeytanın peşinden koşar. Bu noktada Faustvari bir yolu olduğu söylenebilir. Yeraltı cehenneminde, uçsuz bucaksız altınlarla dolu hazineye ulaşmak ve bu sırada cehennemin fokur fokur kaynayan ateşini unutmak...
Yazar Beckford'un ilginç bir yaşamı olmuş doğrusu. Yazdığı bu eserden çok sonra İngiltere'nin en yüksek kulesini yaptırmak istemiş, bunun için en harika mimarı aramış; kule her yükseldiğinde Beckford dahasını istemiş ve sonuç olarak yıkılmış. Hülasa, Vathek ile kendisini yan yana getirmek mümkün. Açgözlü ve şatafat dolu bir hayat, enin olmaması, insanoğlunun sınır tanımaması sonucu çekilecek olan kaçınılmaz bir cezayı yazmıştı. Hatta kitabın karanlık ciddiyetini artıran bir de cehennem tasviri var ki başından beri binbir gece ve çeşitli masalların tonuna bulanmış kurgu altüst oluyor; basamak basamak Beckford'un cehenneminde merdiven çıkıyoruz. Korku dolu ve heyecanlı olmasa da tekinsiz birkaç dakika geçiriyoruz orada.
Şunu unutmamak gerekir ki yazar Doğuyu ve İslamı kendi metninde sınır olmaksızın kullanmış. Bu onun doğru veya bakışlarının keskin olduğu manasına gelmiyor, kaldı ki öyle de değil zaten. Nasıl bir kafa yapısı içinde olduğu, Müslüman olmanın muhtevasını bilmediği, İslam'ın kutsiyetinin yakınından geçmediğini betimlemeleri ile anlıyoruz. Birnevi edebiyat sömürüsü yapmış Beckford; safsatalarla dolu kim bilir ne düşünceler içerisindeydi de bu metni oluşturabildi. Nitekim kendince ayetler uydurmuş, peygamberlere ses vermiş, meleklere ve iblise biçim vermiş bir yazardan bahsediyoruz. Doğrusu bazı kısımları gülerek okudum. Kitabın sonundaki değerlendirmede şöyle bir cümle var:
"Tartışılması gereken, yazarın seferinin haçlı mı yoksa haçsız mı olduğu... Görünen o ki, gotikten uzaklaşıp oryantele yaklaştığı ölçüde haçsız, gotiğe Faustvari kahramana, Miltonvari bir Şeytan'a geri döndüğü ölçüde haçlı bir sefer bu." Burada yazarın tam anlamıyla Gotik bir eser oluşturmadığı ifade ediliyor.Zaten bu tarzda ilk roman: Otranto Şatosu'ymuş.
Kendi beğenime gelecek olursam çok da ilgimi çekmedi anlatılanlar. Masalsı ve alışıldık şekilde ilerliyor. Ara ara çizimlere yer verilmiş. Karakterler arasında edebî açıdan sağlam bir ilişki kurulamadığı için okurken kopmalar yaşadım. Dikkatim çabuk dağıldı diyebilirim yani. Ancak sonundaki cehennem kısmı ve oradaki anlatım biraz tuhaftı. Yazar zaten din iman demeden kendinde bir serbestlik bularak, her türlü ifadeyi mübah görmüş; Süleyman Peygamber'i kurguladığı cehennemine koymuş 😂. Sıkıcı bulmadığım, muhakkak okunmalı da demeyeceğim, koleksiyonseverlerin rafında bulunabilecek orta halli bir roman.
5/10