2 yıl kadar önce Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler kitabını okumuş, pek beğenmiştim. Beğendim beğenmesine de yazardan bir başka kitap okumadım sonra. Neyse yakın bir zamanda Kuşlar Yasına Gider kitabı karşıma çıktığında yazarının Gölgesizler kitabının yazarı olduğunu görünce hemen okumaya başladım.…devamı2 yıl kadar önce Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler kitabını okumuş, pek beğenmiştim. Beğendim beğenmesine de yazardan bir başka kitap okumadım sonra. Neyse yakın bir zamanda Kuşlar Yasına Gider kitabı karşıma çıktığında yazarının Gölgesizler kitabının yazarı olduğunu görünce hemen okumaya başladım.
''Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.'' sözünü vurgulayan, açan, açıklayan, hissettiren kitapta yazar Hasan Ali Toptaş babasının hastalığını ve bu süreçte yaşananları süslü bir dille anlatmaya çalışmış, kusursuz bir başarı sağlayamasa da ortaya etkileyici, duygularını hissettiren bir eser çıkarmış.
Hasan Ali Toptaş Denizli'li olduğu için ve Ankara'da ikamet ettiği için hikâye Ankara ve Denizli arasında sürüyor. Ankara'yı da Denizli'yi de detaylıca anlatmaktan betimlemekten geri kalmamış yazar. Sadece Denizli ve Ankara'yı değil, iki şehir arasında gidip gelirken arada kalan şehirleri de anlatmış, tasvir etmiş. Tabii Denizli'den bilhassa Çivril'den daha detaylı söz etmiş. Özellikle yazar merkeze gelip Devlet Hastanesi'nden, Üniversite Hastanesi'nden bahsettiğinde geçtiğim, orada bulunduğum sokakların, mekanların tasvirini okurken kendimi kitabın içinde hissettim. Beni içine çeken kitaplar elbette olmuştur ama ilk defa bir kitap gerçek anlamda oradaymış gibi hissettirdi. Kim bilir kitabı belediye otobüsünde okuduğum bir vakit bahsi geçen sokaklardan birinden o anda geçmişimdir...
Kitaptaki yol hikâyesi, bilhassa at olayı pek güzeldi. İçime bir ürperti kapladı okurken. Gerçek ve gerçekdışını bir arada hissettim. Yazar aslında babasının hastalığıyla ve ölümüyle alakalı bir biyografi yazarken sadece o an yaşanan gerçekleri değil, zihninde yaşanan dalgalanmaları, duygularını da ete kemiğe büründürüp tasvir etmiş. Bu da kitabı basit bir anı romanı olmaktan kurtarmış.
Ankara ve Denizli arasındayken yazarın yazım dili de değişiyor. Bunu benden başka farkeden okuyucu olmuş mudur bilmiyorum ama bu detay hoşuma gitti. Yazar Denizli kısımlarında oldukça yöresel bir dil kullanmış. Tabii pek de yöresele girmemiş. Fakat yine de okurken kendimi bir büyüğümden hikâye dinliyor gibi hissettim. Aralara birkaç 'gari' serpiştirseydi fena olmazdı.
Yazar duygularını, yolda geçen kısımlarını, babasına karşı olan tutumunu, babasını, annesini, ailesini kendi iç dünyasını çevresinde olan bitenleri güzel güzel anlatmış. Anlatmış anlatmasına da bazı yerleri 'yaptım, yaptı, gittim, gittik.' diye basit basit anlatması da o duyguyu birazcık düşürmüş. Tabii tüm hikâyeyi süslü cümlelerle anlatamazdı elbette. Bu rahatsız edici ve gerçeklikten epey uzak olurdu. Fakat en azından her detaya girmeseydi. Gelen her misafiri tek tek saymasaydı mesela. Aynı kişiler sürekli yazarın ailesinin evinde toplanıyor ve yazarda hep aynı kişilerin geldiğini hemen hemen aynı tasvirlerle anlatıyor. Şahsen bu biraz uzatmak için basite kaçmak olmuş. Oysa kalemi güzel bir yazar. Böyle şeylere ihtiyacı yok.
Sanırım ilk defa bana bu kadar yakın bir kitap okuyorum. Gerçeklikle düşlerin ortasında bir hikâye. Okuyun, okutun.