Haha ben bu filme yorum yaptığımı sanıyordum. Zaman zaman buradaki yazdıklarıma başvurmam gerekiyor başka bir yere kaydetmediğim için, karantina zamanı bir muhabbete konu olunca nasıl olsa yazmışımdır diye geldim ama yokmuş, sıcağı sıcağına kısa bir şeyler yazıyım bari. Evvela yönetmen.…devamıHaha ben bu filme yorum yaptığımı sanıyordum. Zaman zaman buradaki yazdıklarıma başvurmam gerekiyor başka bir yere kaydetmediğim için, karantina zamanı bir muhabbete konu olunca nasıl olsa yazmışımdır diye geldim ama yokmuş, sıcağı sıcağına kısa bir şeyler yazıyım bari.
Evvela yönetmen. Tolga Karaçelik'i genel olarak beğeniyorum. Hem yönetme biçimini ki buna görüntü ve sanat dahil; hem de mevzulara yaklaşım tarzını. Beğenmediğim şey ise, şöyle bir huyu var sanırım, -sebebini kestiremediğim nedenlerden dolayı- kurduğu hikayenin içerisindeki metaforlar fazlasıyla ucu açık. Hatta bana öyle geliyor ki bazen kendi kafası bile karışık. Bunun bir seviyesi olmalı. Murakami mesela; sonsuz bir metafor yağmuruna tutar okuyucuyu, hikaye bir noktadan sonra tamamen sürreal bir hal alır ve okuyucunun kendi hayal dünyasına bırakılır her şey. Fakat Karaçelik bunu yapmıyor ya da yapamıyor, tüm filmlerini izlemiş olmama rağmen kestiremiyorum bunu. Hikaye bütünlüğü size güven vermiyor. Lynch sineması da metaforlarla varolur; bazen bütün bir anlatı rüya veya sanrıdan ibaret olur. Fakat hikaye izleyiciye devamlı telkinde bulunur, her şey garip olduğu için garip değildir, izleyici sorularla ayık tutulur. Aslında bu konuyu uzun uzadıya tartışmak lazım, şimdilik kısa kesiyorum.
Karaçelik sanırım biraz da büyülü gerçekçi bir atmosfer kurmaktan yana. Ama gene aynı durum var, Marquez in hikayelerinde biliriz ki olan her şey gerçeğin çarpıtılmış halidir, dolayısıyla hikaye bunu size olay örgüsüyle söyler zaten. Bu filmde ise aynı şekilde metafor yağmuruna tutulmamıza rağmen, neyin gerçek neyin hayal olduğu belirsiz, dolayısıyla metaforun ne anlama geldiği de belirsizleşiyor. Bu şu demek değil: "her metafor kesin bir anlama sahiptir". Tabi ki hayır, metaforun olayı maruz kalana göre şekillenmesidir. Fakat problem şu ki, metaforlar hizmet eder. Her metaforun özel bir yeri vardır. Hele özellikle de böyle bir anlatım benimseniyorsa. Karaçelik ise sanki isteyerek metaforların anlamlarını boşa çıkartıyor ve post modernizme güveniyor; "nasıl olsa bir anlam bulacaklar" Bunun ne kadar anlamsız bir tutum olduğunu anlamışsınızdır umarım. Kısa kesiyim dedim çok uzadı, filme geçelim bari.
Ben bu filmi Tarkovsky nin stalker ına benzetiyorum. Benzer bir kurgu ve metaforlar var. Her karakterin temsil ettiği bir toplumsal sınıf, Türkiye siyasi deseniyle uygun iktidar çatışması, hem lanet hem de lütuf olan toplumsal bağlılık yanılsaması (sarmaşık) ve devamlı bir çürüme hali (salyangoz)...
Muhalifleri Cenk, tüm azınlıkları Kürt, muhafazakarları İsmail, apolitikleri Alper, sağ/milliyetçileri Nadir ve tabi ki iktidar beybaba karakteri oldukça belirgin bir desen. Bütün onları birbirine bağlayan sarmaşık "toplumsal uzlaşı" devlet ve çürümüşlük olan salyangozlar ise destekleyici imgeler.
Böyle bir çözüme gidince hikaye aniden klişeleşiyor gibi görünebilir, kısmen de haklılık payı var. Gene de iyi kotarıldığını düşünüyorum. Bir kere mekan kullanımları oldukça başarılı. Kurulan atmosfere hizmet ediyorlar. Fakat asıl ilgimi çeken sadece sosyolojik bir mesaj etrafında örgütlenmiyor film. Hikayenin ortasında kaybolan Kürt ve bir gölge halini alması, ve Cenk tarafından aranırken geminin deposunun gösterilmesi oldukça ustaca denemelerdi mesela. Şu soru güzel, neden Cenk, Cenk iken Kürt ün bir adı yok. Çünkü aslında ırkın fetiş haline getirilmesi ve sorunun çözülmek yerine basit imajlara indirilmesi problem. Cenk depoya inerken aynı zamanda bilinç altına iniyor; Kürt artık jungien ifadeyle bir gölge, ismen düşman sadece. Kaldı ki isteseler beybaba zaten devrilecek, fakat eylemler hep bir çeşit müsamereden ve imalardan ibaret. Finaldeki "gösteri toplumu" eleştirisini yerinde buluyorum. Hatta belki de sırf bu yüzden klişe olmaktan kurtuluyor benim nezdimde...