Bugüne dek seyrettiğim Lanthimos filmlerinin ortak derdi hükmedenle hükmedilen arasındaki keskin ilişki ve güç bir hastalığa dönüştüğünde yaşanan facialar. İnsanlığın tanımlandığı noktalardan belki de en önemlisi bu; iktidarı elinde bulunduranın gücünü ne için, nasıl kullandığı ve güçsüz olanın güce karşı…devamıBugüne dek seyrettiğim Lanthimos filmlerinin ortak derdi hükmedenle hükmedilen arasındaki keskin ilişki ve güç bir hastalığa dönüştüğünde yaşanan facialar. İnsanlığın tanımlandığı noktalardan belki de en önemlisi bu; iktidarı elinde bulunduranın gücünü ne için, nasıl kullandığı ve güçsüz olanın güce karşı takındığı tavır. Alpeis filminde de bu temanın etrafına serpiştirilmiş birçok sembol ve alt metinlerle toplumların nasıl birer çöplüğe dönüştüğünü izliyoruz.
Film, böyle bir güç ilişkisini göstererek başlıyor. Gösterisini pop müzik parçası eşliğinde yapmak isteyen genç ritmik jimnastikçi (Ariane Labed) ile klasik müzikte direten antrenörü (Johnny Vekris) arasındaki konuşma gerilimli bir şekilde tırmanıyor ve güçlünün güçsüzü ezmesiyle sona eriyor.
Yaşamdaki kimliğinden hoşnut olmayan ve/veya başka kimliklere özenen bir grup insan, para kazanma kisvesi altında ortaklaşa kurdukları çete üzerinden bir tür güç oyununa girişiyorlar. Sevdiklerini ölüm ya da ayrılık sonucunda kaybetmiş ve bunun travmasını alt edememiş insanlara hizmet veren çete üyeleri, ‘kaybedilenin’ yerine geçip onların beden dili ve günlük alışkanlıklarını taklit ederek, müşterinin uygun gördüğü senaryolar çerçevesinde son derece yapay ve soğuk küçük yaşam oyunları sergiliyorlar. Tüm karakterler hem memnun hem de huzursuz. Bu oyunlarla kendilerini kandırdıklarının farkındalar ama oynamadan da duramıyorlar. Çünkü kimse gerçek kimliğine, yaşamına dayanamıyor ve herkes çareyi sahte de olsa başka kimliklerde, yaşamlarda arıyor. Adeta Instagram’ın içine hapsolmuş gibiler...
Çetenin adını lider konumundaki ambulans sağlık görevlisi (Aris Servetalis), koyuyor: Alpeis, yani Alpler. Çete üyelerinden hemşire (Angeliki Papoulia) nedenini sorduğunda da şöyle açıklıyor: “Bunun iki nedeni var; birincisi yaptığımız işle hiçbir ilgisi yok, kimse anlamaz ne yaptığımızı, gizlenmek için ideal. İkincisi, başka hiçbir dağ Alpler’in yerine geçemez, onun yerini alamaz, ama o tüm dağların yerine geçebilir.” Ardından da lider olarak kendine Mont Blanc ismini aldığını açıklıyor. Alplerin Fransa-İtalya arasında yer alan en yüksek zirvesi yani. Hemşire, İtalya-İsviçre arasında uzanan ve İsviçre’nin en yüksek dağı olan Monte Rosa’yı; antrenör ise İsviçre’de olan ve dünyanın en ölümcül zirvelerinden biri olan (bugüne dek 500’den fazla dağcı ölmüş) Matterhorn’u seçiyor. Çete üyelerinin hepsi de kendi yaşamlarında yalçın bir zirve olma isteğiyle yanıp tutuştuğundan benimsemekte zorlanmıyorlar “Alpler”i... Kendi aralarındaki iktidar savaşlarına da güzel bir zemin hazırlıyor.
Yorgos Lanthimos ile Efthimis Filippou’nun ellerinden çıkan senaryo pek çok noktada düşündürücü. Kimsenin kendisini ve diğerlerini sevmediği, sevmek için çabalamadığı bir dünyada herkesin sevilmek ve benimsenmek için yanıp tutuşması ne büyük çaresizlik ve kısır döngü. Görüntü yönetmeni Christos Voudouris, bu kısır döngüyü soğuk ve soluk renkler, ışıklar kullanarak vurguluyor. Donuk, mekanik ve yapay oyunculuklar ise meseleyi pekiştiriyor (Lobster’daki oyunculuklar ve görüntü yönetimi de böyle).
Benim gibi Lanthimos külliyatını tamamlamamışlara öncelikle Alpeis’i, ardından da Lobster’ı izlemelerini öneririm. Lezzeti daha oturaklı olacak gibi geldi.