Yavru kutup ayısı annesine yaklaşıp sormuş. - Anne ben kutup ayısı mıyım? - Evet. Ertesi gün yavru kutup ayısı annesine yaklaşıp tekrar sormuş. - Anne ben kutup ayısı mıyım? - Evet. - Peki sen kutup ayısı mısın? - Evet. -…devamıYavru kutup ayısı annesine yaklaşıp sormuş.
- Anne ben kutup ayısı mıyım?
- Evet.
Ertesi gün yavru kutup ayısı annesine yaklaşıp tekrar sormuş.
- Anne ben kutup ayısı mıyım?
- Evet.
- Peki sen kutup ayısı mısın?
- Evet.
- Peki, sadece kontrol ediyorum.
Sonraki gün tekrar annesine yaklaşmış ve sormuş.
- Anne ben kutup ayısı mıyım?
- Evet yavrum.
- Peki sen kutup ayısı mısın?
- Evet.
- Babam da kutup ayısı di mi?
- Evet.
- O halde ben neden üşüyorum?!
Film, vicdani retçi olan ve trajik bir sona maruz kalan Avusturyalı köylü Franz Jägerstätter'in gerçek hikayesini konu ediyor. Franz Jägerstätter, II Dünya Savaşı’nda Naziler için savaşmayı reddeder. Bu yüzden hem kendisinin hem ailesinin başına gelmedik kalmaz ve 1943 yılında idam…devamıFilm, vicdani retçi olan ve trajik bir sona maruz kalan Avusturyalı köylü Franz Jägerstätter'in gerçek hikayesini konu ediyor.
Franz Jägerstätter, II Dünya Savaşı’nda Naziler için savaşmayı reddeder. Bu yüzden hem kendisinin hem ailesinin başına gelmedik kalmaz ve 1943 yılında idam edilir. Terrence Malick'in yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği filmde, Franz Jägerstätter'e August Diehl hayat veriyor.
...
Şimdiye kadar izlediğim en anlamlı 2. Dünya Savaşı filmi..
Bu kez Yahudilerin trajedisini değil, Avusturyalı bir vicdani retçi olan Franz Jägerstätter'in hayatını konu almış yönetmen Terrence Malick.. Sadece bir imza atsa karısına ve üç çocuğuna kavuşacak olan Franz'ı son kez ziyaret eden eşinin şu sözleri çok anlamlı:
"Ben seni seviyorum.. Kararın ne olursa olsun senin yanındayım.."
Moğolistan’ın Gobi Çölü’nde geçen “The Story of the Weeping Camel” (Ağlayan devenin öyküsü) adlı 2003 tarihli belgesel filmde, bir deve zor bir doğumun ardından yavrusunu reddeder. Böyle bir durumda yavru hayatta kalamaz çünkü annesi ona süt vermez. Develerin sahibi aile…devamıMoğolistan’ın Gobi Çölü’nde geçen “The Story of the Weeping Camel” (Ağlayan devenin öyküsü) adlı 2003 tarihli belgesel filmde, bir deve zor bir doğumun ardından yavrusunu reddeder. Böyle bir durumda yavru hayatta kalamaz çünkü annesi ona süt vermez. Develerin sahibi aile direnir, zorlar ama yaptıkları hiçbir şey işe yaramaz.
Sonunda çok eski bir geleneği hatırlarlar; bir müzisyen çağrılır.
Adam elinde iki telli çalgısıyla gelir ve çalmaya başlar.
Müziğinin sesi bağırmaz. Zorlamaz.
Anne deve ve aile çalgının ağlayan çığlığını sessizce dinlerler. Bir süre sonra olağanüstü bir şey olur. Deve titremeye başlar, gözlerinden yaşlar süzülür. Ve yavrusunu kabul eder.
Bu çok etkileyici sahne, bağların, zorla değil, duyguların sesiyle kurulduğunu hatırlatır.
---------
Şimdi sizi bambaşka bir yere ve bambaşka bir zaman götüreceğim.
1827 yılında Franz Schubert isminde beş parasız bir adam henüz 31 yaşında ve ağır hastayken, ölümünden birkaç ay önce, kendisini derinden etkileyen Ludwig Rellstab'ın bir şiirini müziğe dönüştürür.
Şiir şöyle başlar;
“Şarkılarım usulca sana doğru akar,
gecenin içinden…”
Ve sonunda sadece tek bir sözcük vardır.“Korkma.”
Bu metni okumaya devam etmeden önce, lütfen siz de ekte sizinle paylaştığım müziği açın.
Schubert’in Ständchen’i bu!
Çünkü bu yazı okunarak değil, duyularak anlaşılır.
Bu müzik parçasına kısaca “Serenat” deniyor.
Gece sevgiliye kendini kabul ettirmek için sunulan müzik!
Kapıyı çalmaya cesaret edemeyen bir sevgilinin ümitsizce fısıldadığı; “Ben buradayım. Sen duysan da duymasan da.” sözcüklerini hissettiren bir ezgi.
Ama bu serenat farklı.
Bağırmıyor.
İkna etmeye çalışmıyor.
Kendini kabul ettirmiyor.
Hatta bir sevgiliye bile yazılmamış.
Yine de notaların arasında hissedilen bir şey var; Besteci unutulmayacak bir şeyi anıyor.
Geç kalmış ama vazgeçilmemiş bir sesi,
yönünü bilen ve beklemesini bilen bir melodiyi.
Şunu hissettiriyor “bazı sesler, duyulmak için değildirler, unutulmaya direnirler.”
Rellstab bu şiirinin bestelendiğini göremedi. Schubert de bu eserinin yayımlandığını göremeden öldü. Ama o şarkı 200 yıl sonra bile dinleniyor.
Çünkü bazı şeyler, yazıldıkları zaman için değil, uyanacakları zaman için vardırlar.
Moris Levi'ye teşekkürlerimle .. 👏
"Hayır. Hayat devam etmiyor." Hissî anlamda kalpte kıpırdatmalar, dalgalandırmalar yapmaması imkansız, çarpıcı bir hikaye barındırıyor. Hüzün aşılayan, kabartan, kalburüstü bir yapım. İlk dakikalardan itibaren tahmin etmesi, algılaması zor olmuyor, rengini hemen belli eden bir görünüm içindeydi. Fakat ele aldığı dokunaklı…devamı"Hayır. Hayat devam etmiyor."
Hissî anlamda kalpte kıpırdatmalar, dalgalandırmalar yapmaması imkansız, çarpıcı bir hikaye barındırıyor. Hüzün aşılayan, kabartan, kalburüstü bir yapım.
İlk dakikalardan itibaren tahmin etmesi, algılaması zor olmuyor, rengini hemen belli eden bir görünüm içindeydi. Fakat ele aldığı dokunaklı hikayesinin, kapsamını daraltmayan, bağlı kalan, içtenlikle yansıtan bir anlatıma sahip. Hiç rotasını değiştirmiyor, hikayenin düğümlendiği ya da deforme olduğu bir ana rast gelmiyorsunuz, filmin akışına dalıp gittim diyebilirim. Sandra Bullock'un film üzerinde çok etkin bir rolü var, filmin işlev kazanmasında, tesirinin artmasında duyguları hissettirebilmesi konularında, filmin her tarafına sirayet etmiş olan bedbaht manzarasına da denk düşecek, tabir caizse, araziyle uyum sağlayan bir giyim kuşamı vardı. Alışılmadık bir ruh haliyle karşılıyor bizleri ki; bedbaht, harap olmuş, biçare, her hali hüzünlendirici, kimi zaman acınacak hale düşen, tabir caizse yürüyen enkaz gibiydi. Kısacası duygusal olarak mesafeli durmaya çalışanı bile zorlanmadan teslim almayı başarabilecek güzel, bir dram filmiydi. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. Şimdiden iyi seyirler.
Milattan önce 45.000. Karanlık bir gece. Ateşe yakın duran bir Neandertal ailesi birbirine bakıyor; soğuk, sessizlik ve hayatta kalma içgüdüsü. Binlerce yıl sonra 2025 yılındayız. Başka bir insan aynı havayı soluyor; artık mağara yok, modern daireler, apartmanlar var. Daha da…devamıMilattan önce 45.000. Karanlık bir gece. Ateşe yakın duran bir Neandertal ailesi birbirine bakıyor; soğuk, sessizlik ve hayatta kalma içgüdüsü. Binlerce yıl sonra 2025 yılındayız. Başka bir insan aynı havayı soluyor; artık mağara yok, modern daireler, apartmanlar var. Daha da ileride, 2417 yılında bir uzay aracının içindeki insanlar başka bir yıldıza doğru yol alıyor. Üç hikaye, ilk bakışta birbirinden kopuk gibi görünse de aslında aynı temanın etrafında dönüyor: bağ kurmak, hayatta kalmak ve bilgiyi gelecek nesillere aktarmak.
Film, insan hikayesini anlatmaya başlamadan önce evrenin doğuşuna gidiyor. Büyük Patlama’dan yıldızların ve elementlerin oluşumuna, DNA’nın ortaya çıkışıyla hayatın başlamasına kadar uzanan iki dakikalık hızlı bir montaj izliyoruz. Bu sahneler, insanın aslında milyarlarca yıllık kozmik zincirin bir halkası olduğunu hatırlatıyor ve filmin ana fikrini kuruyor: insan hikayesi, evrenin dev hikayesi içinde küçücük bir an. Bu sahne aynı zamanda The Tree of Life ve 2001: A Space Odyssey’e bilinçli bir saygı duruşu gibi.
In the Blink of an Eye, klasik bir hikaye anlatmaktan çok duygu, düşünce ve zaman algısı üzerine kurulu bir film. Sinematik bir deneme adeta. Hikayeyi doğrusal bir şekilde ilerletmek yerine izleyiciyi zaman, evrim ve insanlık üzerine düşünmeye davet eden bir anlatım tercih ediyor. Biraz felsefi, biraz da deneysel bir tonu var. Yönetmen Andrew Stanton, büyük bir fikir etrafında dolaşıyor: insanlık, kozmik ölçekte göz kırpması kadar kısa sayılan anlardan oluşan uzun bir zaman yolculuğudur.
Filmin en güçlü yanı, zamanın büyüklüğü ile insan hayatının küçüklüğü arasındaki kontrastı hissettirmesi. Tek bir sorunun peşine düşüyor: zamanın içinde insan olmak ne demek? Zamanın akışı içinde insanın yerini, sevginin ve merakın bizi nasıl ileri taşıdığını anlatmaya çalışıyor. Üç zaman dilimini birbirine bağlayan sembolik fikir de filmin en hoşuma giden taraflarından biri oldu.
Filmi izlerken şu düşünce aklımdan hiç çıkmadı: insanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin, Neandertal ateşinin etrafında toplanan o ilk aile ile uzay gemisinde yolculuk eden insanlar arasında görünmez bir bağ var. In the Blink of an Eye işte o bağı hissettiren filmlerden biri.
In the Blink of an Eye çoğunluğa hitap etmeyebilir, belki kusursuz da değil; ama, büyük sorular sormaya cesaret eden bir film. Bizim yaşadığımız hayat, koca zaman çizelgesinde ne kadar büyük bir yer kaplıyor? Belki de cevabı çok basit… Bir göz kırpması kadar.
- Sen hiç depresyona girdin mi? + Depresyon burjuvalar içindir. Biz sadece sabah uyanır ve yollara düşeriz. Hepsi bu. Riff-Raff / Ayaktakımı (1991) Yönetmen: Ken Loach
"Salo ya da Sodom'un 120 Günü" Ünlü İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini (1922-1975) son filmi Salò o le 120 giornate di Sodoma’yı (Salo ya da Sodom’un 120 Günü) çektikten kısa bir süre sonra öldürüldü. 1975 yılında çekilen film, ikinci dünya…devamı"Salo ya da Sodom'un 120 Günü"
Ünlü İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini (1922-1975) son filmi Salò o le 120 giornate di Sodoma’yı (Salo ya da Sodom’un 120 Günü) çektikten kısa bir süre sonra öldürüldü.
1975 yılında çekilen film, ikinci dünya savaşı sonlarına doğru faşist İtalya'da tıpkı Epstein yapılanmasına benzer bir konuyu işliyordu.. Film, birilerinin işine gelmedi, birçok ülkede gösterimden kaldırıldı. Sonunda da Passolini bir suikaste kurban gitti!..
Dün akşam Hamnet’i izledim. Ardından ise sahne arkasından bir görüntü izledim: Oyuncular neşeyle dans ediyor, gülüyordu. Filmdeki hikaye ise insanın taşıyabileceği en ağır duygulardan biri: yas. 1596 yılında, 11 yaşındaki Hamnet Shakespeare ölür. Yıllar sonra babası William Shakespeare tarihin en…devamıDün akşam Hamnet’i izledim. Ardından ise sahne arkasından bir görüntü izledim: Oyuncular neşeyle dans ediyor, gülüyordu.
Filmdeki hikaye ise insanın taşıyabileceği en ağır duygulardan biri: yas.
1596 yılında, 11 yaşındaki Hamnet Shakespeare ölür. Yıllar sonra babası William Shakespeare tarihin en güçlü trajedilerinden birini yazar: Hamlet.
Filmdeki Hamnet bu hikayeyi başka bir yerden anlatır. Bir babanın trajedisinden değil, bir annenin yasından.
Ve bunu anlatırken bize modern dünyanın unuttuğu bir şeyi hatırlatır: yasın yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda doğa ile kurulan sembolik bir ilişki olduğunu. Toprak, beden ve ritüel… İnsanlık yüzyıllar boyunca kaybı bu dille anlamaya çalıştı. Belki de bu yüzden tiyatroda trajedi ile neşe bazen aynı yerde buluşur. Sahne karanlığı anlatır, ama hayat devam eder.
Bu güçlü anlatının yazarı, İrlandalı romancı
Maggie O’Farrell. 2020 yılında yayımlanan
Hamnet, Shakespeare’in tarih kitaplarında yalnızca birkaç satırla geçen oğlunun hikâyesini yeniden kurar ve anlatının merkezine anne Agnes’i yerleştirir. Belki de büyük trajediler, insanın doğayla yeniden konuşmaya başladığı anlarda doğar.
#hamnet #shekspeare
"12 yaşındaki Ben’in ebeveynleri ayrılıp annesi yeni bir ilişkiye başlayınca, Ben kendini bir yaz kampında bulur. Yaşıtlarıyla birlikte su topu antrenmanları yapacağı bu kamp, hiç de beklediği gibi değildir ve Ben akran zorbalığıyla tanışır." Charlie Polinger’in ilk yönetmenlik çıkışı olan…devamı"12 yaşındaki Ben’in ebeveynleri ayrılıp annesi yeni bir ilişkiye başlayınca, Ben kendini bir yaz kampında bulur. Yaşıtlarıyla birlikte su topu antrenmanları yapacağı bu kamp, hiç de beklediği gibi değildir ve Ben akran zorbalığıyla tanışır."
Charlie Polinger’in ilk yönetmenlik çıkışı olan film, 2025 Cannes Film Festivali’nde oldukça dikkat çekti. Coming-of-age, gerilim ve minimal bir body horror arasında dolaşarak; farklılık, akran zorbalığı ve toksik maskülinite gibi temaları ele alıyor. Bence Polinger’in asıl başarısı, zorbalığı sadece bir “kötü çocuk” meselesi olarak değil, kolektif bir suç olarak ele alması. Kimse masum değil. Sessiz kalan da, gülen de, gözlerini kaçıran da bu suçun parçası.
35 mm çekilen film, kamp evreninde pek de tekin olmayan bir dünya kuruyor. Havuz çekimleri harika. Neredeyse sudaki klor kokusunu hissediyorsunuz.
Filmin asıl ustalığı ses tasarımında yatıyor. Ara ara duyduğumuz gerilimli müzik, kaotik genç sesleri, havuza atlama sesi, su altı sessizliği… Hepsi yerli yerinde, müthiş.
Ben’i canlandıran Everett Blunck doğal ve samimi bir oyunculuk sergiliyor. Gözleriyle bile duygularını aktarabiliyor. Hem onun hem de karşı grubun lideri Jake rolündeki Kayo Martin’in isimlerini gelecekte çok duyacağız gibi. Geri kalan çocuk oyuncu kadrosu da oldukça başarılı.
The Plague, zorbalığın nasıl normalleşip eğlenceye dönüştüğünü ve bir çocuğun iç dünyasında nasıl kalıcı yaralar açtığını tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Kolay izlenen bir film değil; Ben ve Eli ile bağ kurduğunuz için psikolojik olarak zorlayıcı olabiliyor. İşte bu yüzden değerli. Suya girmekten korksanız da bazen atlamak gerekiyor.
"The Pitt” adı, “çukur” anlamına gelen ve hastane personelinin acil servisi tanımlamak için kullandığı ironik olduğu kadar sevecen de olan bir lakaptan geliyor. Olaylar, Pittsburgh’taki bir hastanenin acil servisinde geçiyor ve her bölüm, personelin bir günlük vardiyasındaki bir saate karşılık…devamı"The Pitt” adı, “çukur” anlamına gelen ve hastane personelinin acil servisi tanımlamak için kullandığı ironik olduğu kadar sevecen de olan bir lakaptan geliyor. Olaylar, Pittsburgh’taki bir hastanenin acil servisinde geçiyor ve her bölüm, personelin bir günlük vardiyasındaki bir saate karşılık geliyor. Sabah 07.00’den akşam 22.00’ye uzanan bu süreçte yaşananları neredeyse gerçek zamanlı izliyoruz. HBO yapımı olan dizi, adeta “ER” ile “24”ün birleşimi gibi.
Hikayenin merkezinde, acil servisin başındaki Dr. Michael Robinavitch yer alıyor. Noah Wyle’ı “ER”dan sonra olgunlaşmış, deneyimli bir hekim olarak görmek gerçekten etkileyici. Onun etrafında diğer doktorlar, hemşireler ve asistanlar var; öte yandan hastalıklarıyla birlikte kişisel hikayelerini de acil servise taşıyan hastalarla karşılaşıyoruz. Bu durum yalnızca hastalar için değil, doktorlar ve diğer sağlık çalışanları için de geçerli.
Açıkçası, dizi hakkındaki onca övgüye rağmen başlangıçta oldukça temkinliydim. Gerçekten bir tıbbi diziye daha ihtiyacımız var mıydı? Ancak daha ilk bölümde ne kadar yanıldığımı fark ettim. The Pitt, klişelerle ya da melodramla dolu bir yapım değil. Tam tersine; yoğun, dramatik ve nefes aldırmayan bir televizyon deneyimi sunuyor. Sizi bir şekilde yakalıyor ve bırakmıyor.
İnce ince işlenmiş senaryosu, örnek teşkil edecek kurgusu ve sağlam yönetmenliğiyle dizi güçlü bir çizgide ilerliyor. Karakterler çok katmanlı ve özenle inşa edilmiş. Oyunculuklar ise son derece inandırıcı. The Pitt, son Emmy Ödülleri’nde 13 adaylık elde edip 5 ödül kazanarak bu başarısını taçlandırdı.
Bölümler art arda akıp bittiğinde, hasta olacaksanız böyle bir ekip tarafından tedavi edilmek isteyeceksiniz. The Pitt’e hoş geldiniz. Numaranızı alın; müsait olan ilk doktor sizi birazdan görecek..