2025'in ilk kitabını okumuş oldum. Destan yazdım, çünkü ödevimdi :) Kitap sıradan bir insanın sıradan ölümünü anlatıyor. Tolstoy kitap boyunca aslında bariz ve apaçık olan her insanın öleceği gerçeğini gözlerimizin ardına sakladığımız yerden çıkarıp tam önümüze koyuyor. Her birimizin sanki…devamı2025'in ilk kitabını okumuş oldum. Destan yazdım, çünkü ödevimdi :)
Kitap sıradan bir insanın sıradan ölümünü anlatıyor. Tolstoy kitap boyunca aslında bariz ve apaçık olan her insanın öleceği gerçeğini gözlerimizin ardına sakladığımız yerden çıkarıp tam önümüze koyuyor. Her birimizin sanki ağız birliği etmişçesine ama yine de büyük bir gizlilik içinde, bahsetmeyerek, asla kendi başımıza gelmeyeceğini düşünerek; işte bu yüzden hep sanki başkasının yaşayacağı düşüncesiyle daima acı teselli dileklerinin içine sakladığımız bu gerçeği, ölümü, tüm gerçekliğiyle önümüze koyuyor ve bununla nasıl başa çıkacağımızı bize bırakıyor.
Kitap boyunca da her daim yaptığımız gibi son ana kadar yine bu perdenin ardına saklanıp ölümü göz ardı etmeyelim, İvan İlyiç’in bir şekilde ölmeyeceğini, ölümden kaçacağını düşünmeyelim diye adeta bir tokat gibi İvan İlyiç’in ölümü gerçeğiyle; kitabın hem başlığı, hem başlangıcı, hem finali olan o gerçekle başlıyor. Ben de yazıma bu gerçeklikle, ölümün katı, soğuk ve kaçınılmaz gerçekliğiyle başlamak istedim ki yazı boyunca ve hatta okumayı bıraktıktan sonra bile kafamızı kurcalasın; normal hayatın ölüm sansürlü perdesinin ardına tekrar geçmeden önce bir süre peşimizi bırakmasın.
Tolstoy gerçekten sıradan bir insanın ölüm üzerine olan aşama aşama yaklaşımını inanılmaz iyi bir şekilde yazmış. Ben de bu inanılmaz yaklaşımı bir parça da olsa yansıtmak istiyorum. İncelememi kitaptan parçalar üzerinden yürüteceğim. Parça parça aldığım alıntılar üzerinden adım adım İvan İlyiç’in gözünden ölüme yaklaşacağım. Bu şekilde kitabın akışını doğal bir şekilde takip eden bir inceleme yazmış olmayı planlıyorum.
‘‘Bu ölüm (İvan İlyiç’in ölümü) geride kalanlarda bir yandan memuriyetle ilgili olası yükselme, yer değiştirme hesaplarına yol açarken, bir yandan da ölenin yakın bir dost olduğu durumlarda hemen hep olduğu gibi ‘ölen ben değilim, o’ duygusundan kaynaklanan bir sevinç de yaratmıştı. ‘Ben ölmedim, o öldü’ düşüncesi geride kalan herkesin içinden geçti.’’
Kitap daha önce de bahsetmiş olduğum gibi İvan İlyiç’in ani ölümüyle başlıyor. İlk sayfalarda bu gerçeği diğer insanların, ölen kişi hariç herkesin gözünden görüyoruz. Önce bir üzüntü, daha sonra içten içe gizli bir ‘ölen ben değilim, o’ sevinci. Bu gizli sevinç aslında normal hayatta insanların bir gün öleceklerini kabullenmeye en yaklaştıkları an olabilir. Çünkü genel hayat telaşesi içinde ölüm gerçeğini kat kat derine sakladığımız yerden ancak yüzümüze çarpan bir ölüm gerçeğiyle çıkarıyoruz. Çıkarttığımız yere de gizli bir ‘ölen ben değilim, o’ sevinciyle anında geri gömerek hayatımıza normal devam ediyoruz. Sıradan hayatlarımızın içinde içten içe aslında hiçbir zaman ölmeyeceğimizi, daima ölümü ancak başkalarına acı teselliler verirken hatırlayacağımızı, bize daha fazlasının, hele de ölümün kendisinin hiçbir zaman uğramayacağını düşünerek yaşıyor, ölümü göz ardı ediyoruz.
‘’(İvan İlyiç’in) Yüzü bütün ölülerde olduğu gibi güzel, daha da önemlisi yaşarken olduğundan daha anlamlıydı. Yüzünde ‘gereken her şey yapıldı, hem de tam gerektiği gibi yapıldı,’ gibi bir ifade vardı. Öte yandan, yaşayanlara yönelik sitem ya da kırgınlık içeren bir ihtar da vardı bu yüzde. Pyotr İvanoviç’e yersizmiş gibi geldi bu ihtar ifadesi, en azından bunun kendisini hiç ilgilendirmediğine karar verdi.’’
‘’ Üç gün boyunca gece gündüz acılar içinde kıvranmak, sonra da ölüm... Bu her an benim de başıma gelebilir... diye düşünüp dehşete kapıldı. Ama hemen sonra, nasıl olduğunu kendi de anlamadan, tüm bunların onun değil, İvan İlyiç'in başına geldiği, kendisinin başına asla böyle şeyler gelmeyeceği, gelemeyeceği... böyle düşünmenin kendine eziyetten başka bir şey olmadığı, bunu Şvartz'ın yüz ifadesinin de apaçık kanıtladığı... şeklindeki bildik, olağan düşünceleri yardımına yetişti. Bu düşüncelerle rahatlayan Pyotr İvanoviç, büyük bir ilgiyle İvan İlyiç'in ölümüne ilişkin ayrıntılı sorular sormaya başladı: Ölüm İvan İlyiç'e özgü bir olgu, bir tek onun yaşayacağı bir şeymiş, kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi…
Bu iki paragrafta yine yaşamına devam edenlerin küçük de bile olsa onları perdenin arkasından çıkaracak bir uyarı, hatta ölümün bizzat kendisini gördüklerinde bile inatla bu gerçeği kendilerinden uzakmış gibi ittiklerinin örneğini görüyoruz. İnsanlar son raddeye, ölüm kendilerini bulana kadar bu gerçeği her zaman kendilerinden fersah fersah uzakmış gibi düşünerek yüzleşmekten kaçınıyorlar. Belki de ‘’normal hayatlarına’’ devam edebilmek için bu kaçınışı gerekli görüyorlar.
‘’Ağrısı azalmıyordu, ama İvan İlyiç kendini daha iyi olduğunu düşünmeye zorluyordu. Herhangi bir nedenle heyecanlanmadığı sürece kendini aldatabiliyordu da. Ama karısıyla yaşadığı bir tatsızlık, dairedeki bir başarısızlık ya da vintte kötü gelen bir kâğıt, bir anda hastalığının bütün acılarını hep birden duymasına neden oluyordu. Önceleri, kötü bir dönem, ama atlatırım, nasılsa iyi bir kâğıt gelir umuduyla bütün bu tersliklerin düzeleceğini düşünürdü. Ama artık her başarısızlık onu umutsuzluğa düşürüyordu.’’
Kitap İvan İlyiç’in bakış açısına geçiyor. İvan İlyiç hastalığının başlarında hayatını yine her kişinin hayatını genel olarak sürdürdüğü gibi bir inkar ve toz pembe bir hayalin içinde sürdürdü. İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme... Bunlar yasın beş evresi olarak biliniyor. İvan İlyiç’in ilk yaptığı tabii ki inkar oldu ve önce tamamen hastalığını inkar etti, daha sonra hastalığını kabul ettikten sonra bile durumunun kötü olduğunu uzun bir süre inkar etti. Bu paragrafta bu inkar evresinden öfke evresine geçişi net bir şekilde görüyoruz. İvan İlyiç bu aşamadan itibaren çevresine öfke dolu yaklaştı ve aksilik yaparak ve öfke saçarak kabullenmenin gerektirdiği yüzleşmeyi erteledi ve acısını öfke yoluyla kanalize etti.
‘’Durumundaki kötüleşme öyle bir dengeye kavuşmuştu ki, geçen günleri karşılaştırırken hastalığı açısından pek bir şey değişmediğini görerek kendini aldatabiliyordu. Ama gidip doktorlara danıştığında durumu, hem de büyük bir hızla kötüye gidiyormuş gibi geliyordu ona. Buna karşın doktorlara danışmaktan vazgeçmiyordu.’’
Burada artık İvan İlyiç’in pazarlık evresine geçtiğini; hastalığını kabullenip iyileşmek için çaresizce didindiğini görüyoruz.
‘’İvan İlyiç, kendi hayatını mahvettiği gibi başkalarının hayatlarını da zehirlediği düşüncesiyle yalnız kaldı. Üstelik bu zehir azalmak şöyle dursun gitgide tüm varlığını ele geçiriyordu.
Bu ağır düşüncenin acısı yetmezmiş gibi duyduğu onca bedensel acı ve korkuyla yatağına girip uyuması gerekiyordu, ama ağrılar yüzünden çoğu kez bütün gece gözünü kırpmıyordu. Oysa sabah yine kalkıp giyinmesi, mahkemeye gitmesi, konuşması, yazması gerekliydi. Mahkemeye gitmeyeyim dese, her biri dayanılmaz acılarla geçen saatleri, yirmi dört saati evde geçirmesi gerekiyordu. Ölümün kıyısında, onu anlayacak, ona acıyacak hiç kimse olmadan böyle tek başına yaşayacaktı.’’
Bu paragrafta İvan İlyiç artık dördüncü aşama olan depresyon aşamasına geçiyor ve umutsuzluğa kapılıyor. Bu aşamadan sonra üzüntü içinde günlerini geçirmeye başlıyor ve yakınlarının inkar içinde kaldıkları için onu anlamadıkları düşüncesinin kederiyle birlikte iyice hayattan ve yakınlarından kopuyor hatta kendisi gün geçtikçe solup giderken onların sağlıklı kalması zoruna gidiyor. Bu aşamada kabullenmesi gereken gerçek ölüm gerçeği olduğu için oldukça zorlanıyor ve hayatını sorgulamaya başlıyor.
‘’İvan İlyiç ağır ağır ölmekte olduğunu görüyor, kahroluyordu.
Tüm varlığıyla biliyordu bunu. Ne var ki buna bir türlü alışamadığı gibi, bu gerçeği anlayamıyordu da.
Kiesewetter'in Mantık kitabındaki "Gaius insandır, insanlar ölümlüdür, o zaman Gaius da ölümlüdür" şeklindeki örneği ona ömrü boyunca doğru gelmişti, ama hep Gaius bağlamında; kendisiyle hiç ilintisi olmadan. Evet Gaius insandı, ama sıradan bir insandı, o bakımdan da bu önerme onun için tümüyle doğruydu; ne var ki İvan İlyiç Gaius değildi, sıradan bir insan da değildi; o her zaman herkesten farklı, özel bir varlık olagelmişti.’’
‘’Olup biteni bir türlü anlayamıyor, sahte, yanlış, hastalıklı bir düşünceymiş gibi ölüm düşüncesini zihninden uzaklaştırmak, yerine doğru, sağlıklı düşünceler geçirmek istiyordu. Ne var ki bu düşünce, artık düşünce gibi de değil, bir gerçeklik gibi gelip yeniden karşısına dikiliyordu.
Tutunacak bir nokta bulurum umuduyla bu düşüncenin yerine sırasıyla başka düşünceleri çağırıyordu. Geçmişte kafasından ölüm düşüncesini uzaklaştırdığını bildiği düşünce akışlarına yeniden dönmek istiyor, ama tuhaftır, ölüm düşüncesinin üzerini örten, onu uzaklaştıran, yok eden her ne varsa şimdi hiçbiri işlevini yerine getiremiyordu.’’
‘’Şuracıkta, bir perde yüzünden, bir süngü saldırısına girmişim gibi hayatımı kaybettiğim gerçek mi? Olacak şey bu? Ne korkunç, ne anlamsız! Olacak şey değil, ama oldu!" Odasına gidip yattı. Yine Onunla baş başaydı. Ona karşı hiçbir şey gelmiyordu elinden. Sadece gözlerini Ona dikip buz kesiyordu.’’
İvan İlyiç’ ölümü kabullenmemek için çok uğraşsa bile ona ölümü daha önce unutturan hiçbir şeyin işe yaramadığını görünce yavaş yavaş kabullenmeye başlıyor ve en sonunda tüm gerçekliğiyle Onu kabulleniyor ve kabullenme aşamasına geçiyor. Böylece yasının aşamalarını tamamlıyor.