Eleştirilerini gayet sağlam bir temelde yükseltmiş ve bünyesine derin mesajlar sığdırmış bir filmdi ama... (Kocaman bir AMA) işlenişini sıkıcı buldum. Film benim için fazlasıyla zar zor aktı diyebilirim ki iki buçuk saatlik filmi 3-4 günde anca izleyip bitirebildim. (Utanmasam 25-30…devamıEleştirilerini gayet sağlam bir temelde yükseltmiş ve bünyesine derin mesajlar sığdırmış bir filmdi ama... (Kocaman bir AMA) işlenişini sıkıcı buldum.
Film benim için fazlasıyla zar zor aktı diyebilirim ki iki buçuk saatlik filmi 3-4 günde anca izleyip bitirebildim.
(Utanmasam 25-30 dakikalarla dizi gibi parça parça izleyecektim dicem ama utanmayıp tam olarak öyle yapmışım ya. Normalde filmleri bölmeyi pek sevmem ama niye böyle oldu, inanın ben de bilmiyorum 😅)
▪︎ Özellikle filmin ilk yarısı hiç akıcı gelmedi. İkinci yarısında film toparlanıyor ve asıl mesajlarını sermeye başlıyor lakin ilk yarı yorunca bu durum, ikinci yarının etkileyiciliğini bir miktar söndürmüş.
▪︎ Film sıradanlık, şok ve farkındalık olmak üzere üç parçada bütünleşiyor. Ben şok kısmının fazla uzatıldığını düşünüyorum, genç kızla karşılaşana kadar savrulduğu anlam arayışı filmin asıl sıkıcılaşan ve yoran kısmıydı.
Farkındalık ve sonrasına daha fazla odaklanılmasını tercih ederdim. Özellikle hikâyenin çözümü yani farkındalık kısmında filmin malum kesitinin "12 Angry Men" havası vermesi en çok hoşuma giden yerdi ama keşke bu kısıma daha fazla odaklanıp ilk yarıyı biraz daha kısa tutsaymış Kurosawa.
▪︎ İşleniş kısmına ek olarak hikâyenin başlarında anlatıcı ses hoşuma giden bir detaydı ve bir süre sonra pek duyulmaz oldu bu ses. Aralarda yine dahil olmaya devam etmesi gayet iyi olabilirdi.
▪︎ Bir de oyunculuk konusunda oyuncular rollerinin hakkını gayet iyi vermiş. Adeta yaşayarak, gözlerinden taşırarak oynanan roller hep daha etkileyici geliyor bana. Fakat ana karakterimize (özellikle sessiz inadına, titrek sesli baskısına) pek ısınamadım, daha gür sesli, dik duruşlu bir mücadele beklerdim.
Sanırım bunun nedeni sesli boykotun sessiz boykottan daha etkili olduğuna inanmam zira bazı dertler haykırılmadıkça muhatap bulması zor oluyor. Watanabe de karakterine uygun boynu bükük, cılız sesli bir mücadele veriyor lakin işte ahh bee Watanabe insanlar duyduklarını bile doğru düzgün anlamaktan acizken senin sessiz kelimelerin hangi kulaklara ilişebilsin... 🥲
▪︎ Filmin sinematografisine hiç girmeyeceğim bile zira detayına bir dalarsam kolay kolay çıkamayacak gibiyim. Yoruma açık o kadar zekice kurgulanmış sahneler vardı ki üzerine destan destan analizler yapılabilecek derecedeydiler, demem bile hakkıyla tarife yetmiyor.
▪︎ Biraz da filmin düşündürdüklerine değinmek istiyorum.
Yaşamak... Zamandan bağımsız düşünülemeyecek bir kavram. "Zamanın kıymeti (dolaylı yoldan da yaşamanın kıymeti) nasıl bilinir?" sorusuna filmin bir cevabı vardı elbette ama "Benim cevabım nedir"i düşündüm. "Zamanı verimli geçirelim, aman bir şey kaçırmayalım, her anımızı dolu dolu değerlendirelim" hissi çoğu kişiyi illaki sarıyordur. Bana da ara ara geliyor bu his ve sonra bu dolu doluluğun ne kadar gereksiz yorucu olabileceğini fark ediyorum. Bazen sadece durmanın, hiçbir iş yapmamanın, tembelliğin bile ne denli kıymetli ve ihtiyaç olabildiğini düşünüyorum.
Bu dolu doluluk takıntısı acaba nereden geliyor insana diye düşündüğümde başka bir nahoş his fırlıyor ortaya. O geç kalmışlık hissi nasıl da pusu kurup sinsice yakalıyor ensemizden bizleri... Çoğumuzun aşina olduğu o en sevimsiz his...
Bu hissin ucunu tutup izini sürünce de ip, "kıyaslamaya" bağlanıyor. Kendimizi başkalarıyla kıyasladığımız sürece yetersizlikler, geç kalmışlıklar ve kaçırmışlıklar arasında sıkışıp kalıyoruz.
Çoğu zaman insan için neyin iyi, neyin kötü olduğunun iç içe geçtiğini düşünürüm. Hayatta çoğu şeyin yegane huyudur zaten karman çorman sarmaşık gibi düğüm düğüm olmak... ve bu düğümleri de açabilen yegane şeyin de zaman olduğunu düşünüyorum, yaşadıkça neyin ne olduğu anca çözülüyor çünkü. Bazen seçtiğin bir yolda yürürken sabredip sadece olanı biteni izlemek gerekiyormuş gibi geliyor bana...
Velhasıl, sonucunda vardığım nokta... Herkes zamanını kendisine göre çeşit çeşit harcayabilir. Zaman öyle ya da böyle harcanacak zaten, başka seçenek yok. Asıl kıymeti de zamanın doluluğu yahut boşluğundan ziyade bizde, farkındalığımızda saklı... zira bazen bazı şeyler bizim müdahalemiz dışında kendi yolunda akıp gidiyor ve ne yaparsak yapalım, bazı şeyleri değiştirmeye güç yetiremiyoruz.
İnsanın hedefinin, yürüdüğü yolun, vardığı ve gittiği yerin, zamanının, hâlihazırda sahip olduklarının ve sahip olmak istediklerinin, yaptıklarının ve yapmak istediklerinin, ilerlemeye mi durmaya mı, neye ihtiyacı olduğunun...
İnsanın bunların her biri hakkında fikir ve yorum sahibi olması kendine karşı bile oldukça zor bir uğraş... Biliyorsak ne âlâ ama bilmiyorsak da içinde olduğumuz anın, durumun, şartların farkındalığı ve kabullenişi de ihtiyaç duyduğumuz bir bakış açısı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta çoğu olayın iyi veya kötü olması bizim zihnimizdeki formlarının iyi veya kötü olmasına bağlı kalıyor.
Kısacası insanın tümüyle yaşamının (ne yaşadığının) farkındalığına sahip olabilmesi cidden paha biçilemez, zira farkında olabilen ancak hayatının ve hayatındakilerin kadrini kıymetini bilebiliyor.
Aslında tüm bu laf kalabalıklarımın özü bir yandan da şundan ibaret: Yaşamak kendiliğinden güzel ve anlamlı. Şayet ki zorakiliklere bulanırsa da kolayca bozulabilecek, aksayabilecek bir narinliğe sahip, yapaylığı katiyen üzerine giyemeyen bir olgu. Tıpkı nefes almak gibi "yaşamak" da üzerine düşünene kadar kusursuz işliyor, ta ki "nasıl"ı kurcalanana kadar...
(Yanisi bu bir "Aşırı düşünmeen guzum, deli deli olursunuz" uyarısı ahahhsjs)
Ve son olarak bu dünyadan insana dokunabilen her biri birbirinden güzel, değerli hayrına izler bırakarak geçip gidebilenlere cidden helal olsun. Zaten bu değil midir ki insanı insan yapan en kıymetli gaye...
8/10
⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️⭐️☆☆