Spoiler içeriyor
Narsisitik uzantın seni içten içe tükettiğinde o parçanı kesip atabilir misin? Öncelikle hayatımda izlediğim en rahatsız edici filmlerden biriydi. Filmi kusmamak için kolanya koklayarak izledim ki hannibal hayranıyım öyle kandır vs çok etkilenmem ama bu beni midemi kaldırdı. Verilmek istenen…devamıNarsisitik uzantın seni içten içe tükettiğinde o parçanı kesip atabilir misin?
Öncelikle hayatımda izlediğim en rahatsız edici filmlerden biriydi. Filmi kusmamak için kolanya koklayarak izledim ki hannibal hayranıyım öyle kandır vs çok etkilenmem ama bu beni midemi kaldırdı. Verilmek istenen mesaj güzel verilmiş. En uç noktaya ne kadar gidersen neler olur görüyorsun.
Güzelliğin her insan için farklı anlamları vardır ancak bazıları için anlamı daha büyüktür. Elisabeth güzelliği ve fiziyle ünlü olan biri. Yaşlandıkça artık izleyicileri yürek hoplatan güzelliğinin kalmadığını ima eden patronu Elisabeth’i kovuyor. Elisabeth o haliyle de çok ve çok güzel oysaki. Tabi toplumda sürekli en güzeli en seksisi oldukça reytingleri yüksek tutabilirler. Dış görünüşün sadece kadınlar üzerinden ele alınması içimde büyük bir öfkeyi ortaya çıkartıyor. Elisabeth de benliğini inşa ederken sadece güzelliğine dayalı bir öz saygı geliştirmiş güzelliğini kaybettiğinde geriye hiçbir şey kalmıyor. Bu onu kahrediyor ki o sırada ona ilaç gibi gelen “Kendinin daha iyi bir versiyonu olmayı hayal ettin mi hiç? sorusu heyecanlandırıyor. Güzelliğiyle inşa edilen hayatına daha güzel bir benlikle devam ediyor. Diğer benlik hali de çok güzel gerçekten. İnsanı hayran bırakıyor aynı zamanda haset de uyandırıyor aynı Elisabeth’in Sue’ye duyduğu gibi. İlk başlarda bundan memnunken devamında Sue açgözlülük yapıp bir gün daha diye diye kadını içten tüketmeye başlıyor.
Filmde bu ilacı kullanan diğer yaşlı adamın “Var olmaya hakkın olduğunu hatırlamak her seferinde zorlaşıyor. Bu parçanın da hala değerli olduğunu. Senin hala önemli olduğun.” Dediği bu cümle çok etkileyici. Senden daha genç bir şey üretmişsin ve bu sende büyük bir öfke de uyandırıyor çünkü o benlik sana yaşama imkanı vermiyor. Bu biraz da çocuk doğurmaya da benziyor. Çocuklar ebeveynlerin narsisistik uzantısı olabiliyor çoğu zaman. Anne babanın kendi yapamadığı ya da artık yapmaya imkanı olmadığı durumlarda yaptıklarının çocuklarının devam ettirmesini isterler. Doktor olamamış bir babanın çocuğunu proje çocuk yapıp ne edip o çocuğu doktor yapması gibi. Elisabeth’in davranışları da buna çok benziyor. Tabi burda mesele farklı da bunları düşündürttü. Artık ölme raddesine gelmesine rağmen ve öteki benliğini öldürecekken son dakikada vazgeçiyor. Kendimde sevilecek tek parça sensin diyip bundan vazgeçiyor. Kendini tüketmesine öldürmesine rağmen kendisine hayran kalınmasına dur diyemiyor. Her şeyin fazlası zarar be gülüm. Zamanında en güzelleriydin şimdi biraz daha az güzelsin diyelim nolcak yani sonra canavara dönüştün. Bu yönüyle film Requiem for a Dream’a benziyor. Ün ve güzellik uğruna düşülen bu haller izleyici dehşete uğratıyor. Tabi ki tek Elisabeth’in suçu yok güzel olmasını istemesinde bütün toplum , medya ve hayatımızda diğer insanlar da bunlardan sorumlu. Etrafımda çok genç olup bir sürü botokslar ve işlemler gören insanları görünce diyorum buna gerek var mı gerçekten? Zamanı gelince yaşlanmak ve kırışmak da yaşamın bir parçası değil mi? Bütün bunların nihai hedefi ölüm korkusundan kaçmak. Yaşlandığında öleceksin bunu inkar etmek için her şeyi yapan zamanın mottosu hep mutlu kal hep güzel ol anca öyle sevilirsin yatıyor.