Nihan Kaya'nın okuduğum 3.kitabı. (Okuyanus yayınlarından yeni basımını okudum)Tarzı oldukça farklı olan bir kitaptı. Gerçek ile hayal arasında; çoğu gerçekten daha gerçek, çoğu hayalden daha uzak... Yer yer tekrara düşse de bu durum beni çok rahatsız etmedi. Kitabın gerçek ve…devamıNihan Kaya'nın okuduğum 3.kitabı. (Okuyanus yayınlarından yeni basımını okudum)Tarzı oldukça farklı olan bir kitaptı. Gerçek ile hayal arasında; çoğu gerçekten daha gerçek, çoğu hayalden daha uzak...
Yer yer tekrara düşse de bu durum beni çok rahatsız etmedi. Kitabın gerçek ve roman diye ayrılarak iki ayrı koldan gitmesi ve bir süre sonra bunların da birbirine girmesi... Dolu kafayla okunacak bir kitap kesinlikle değil.
Yazarın hayata ve olaylara bakış açısını zaten seviyordum ama kitabın sonundaki kendi notları kısmındaki şu sözleri beni ayrı bir düşündürdü:
"İnsan hayatının kendisi de zaten bir bütün değildir. Herkes kendi payını bütünlemeye ve hayatını bir bütün olarak yaşamaya çalışsa da bunu bir türlü başaramaz. Her an bir parçamız eksik olduğu için yemek yememiz, uyumamız, kabul görmemiz, hayatımızı bir başkasıyla birleştirmemiz, film izlememiz ve işte ne yapıyorsak onu yapmamız gerekir. İnsan öldüğünde de hayatı tamamlanmış değil, yarıda kalmış olur. İşin güzel ve renkli yanı hayatın, bu her biri tamamlanmaya çalışan eksik hayatları yan yana ve birbirlerinden ayrı değil, Arap saçı gibi birbirine dolayarak ilerlemesidir."
Hayata bu açıdan bakmamıştım mesela.
Hoşuma giden yerler:
~ Kelimelerin içinde kelimeler gördünüz gibi mi geldi bir an? İçimizden gelip geçeni siz de duydunuz mu?
İnsanlar Boğaz'da motora binip gezmekten neden hoşlanırlar, hiç düşündünüz mü? Özellikle de şu, kıyının yakınından ağır ağır geçen tenezzüh vapurlarının çokluğuna dikkat ediniz. Ve düşününüz...
Bir insan zevk olsun diye neden denize çıkar? Suya girmeden hem de! Karadan ayrılma hissi için olmasın? İnsanlar, karadan ayrı olduklarının tadına varabilmek için karaya yakın, ama onu ondan ayrı, denizden seyre dura dura geçiyor olmasınlar?
Karadan ayrılmak için denize çıkmak gerekir; ama denizde olduğumuzu anlayabilmek için de denizden karaya bakmak esastır.
Öldüğümüz için mi hayata bakıp duruyoruz yoksa?
Yaşasak ölüme bakardık.
~ Belki, dedi Yasef; ama senin gözün de başkalarının gözünün nereye takıldığını görmeye takılmaktan kendi gözünün nereye takıldığını görmüyor.
~ İnsanlar ekseriyatla böyledir; zihinlerinde bir şeye karar verir, sonra ona, doğru olup olmadığını sorgulamadan inanırlar.
~ Halbuki ben, toprağı kadın sanırdım. Meğer hikaye yanlışmış; aslında deniz kadın, kara erkekmiş. Kara sağlam, ciddi, ağırbaşlı dururmuş; deniz her gece kendisini gider karaya vururmuş. Kara da, öyle, hep sessiz, sakin görünürmüş; ama gece gündüz denizin yanında durur, tek başına, mağrur duruyor gibi görünse de aslında de nizin dibinden bir an bile ayrılamazmış. Deniz gidip gidip gelir karaya vurur, veya her yeri dolaşıp sonunda su halinde toprağa geri dönermiş.
Fakat tabloya yukarıdan bakıldığında, yerle bir olan aslında deniz değilmiş, hep karaymış. Kara, zelzeleyle yerinden oynarmış; sakin görünse de midesinde lavlar kaynayıp durur, kara her daim mide kramplarıyla kıvranır, bazen de kusarmış. Bazen, elden ayaktan düşermiş. Bazen açlıktan susuzluktan iflahı kesilir, yine de, erkekliğine yediremediğinden ses etmezmiş. Deniz ise, bazen karanın bu kaypaklığının etkisiyle, bazen de sırf kendi istediği için, dalgalanır, taşar, yağar, gezer dolaşır, gider gelir; ama sonunda hep döner yine kendisini bulurmuş. İnip çıksa bile seviyesi aslında hep aynı kalırmış.
Halbuki kara bir dahaki sarsıntıya, bulantıya kadar kaskatı kesilir, yerinden oynayamazmış; acısı içine otururmuş; o, değişemez, hareket edemezmiş. Karaya "ayak basmak" diyenler, zemin diyenler, sağlam diyenler aslında hep aldanırmış. Ama aldandıklarını karanın bir dahaki ihanetine kadar hep unutur, karaya sığınmayı denize sığınmaktan yine daha güvenilir zannederlermiş.