"Özgürlüğe dair çok temel bir noktayı es geçtik; özgür birey ancak özgür bir toplumda mümkün olabilir ve özgür toplum, eylem özgürlüğüne sahip bireylerin toplamından ibaret değildir." (Sayfa 76) Yıldız Silier tarafından yazılan felsefik çalışma. Okurken baya düşündürttü. Rousseau'yu çok hafife…devamı"Özgürlüğe dair çok temel bir noktayı es geçtik; özgür birey ancak özgür bir toplumda mümkün olabilir ve özgür toplum, eylem özgürlüğüne sahip bireylerin toplamından ibaret değildir."
(Sayfa 76)
Yıldız Silier tarafından yazılan felsefik çalışma. Okurken baya düşündürttü. Rousseau'yu çok hafife almış olduğumu fark ettim. Özgürlük üzerine toplum ve toplum öncesi insanlığın, salt kişiliğine odaklanan ve bunun neticesinde iki farklı filozofun (Rousseau ve Marx) görüşlerini karşılaştırmalı olarak aktaran güzel bir kitap. Tavsiye ederim.
Hoşuma giden alıntılardan bazıları;
"İşte Rousseau tüm bu iyimser “Batı uygarlığı” görüşünü topa tutar. Ona göre, hem özgürlüğün, hem de mutluluğun anahtarı kişinin gerçek ihtiyaçlarını bilmesinde ve karşılayabilme gücündedir. Uygarlık ve iktisadi büyüme, teknoloji ve bilimi geliştirmiş olsa bile, bizi gerçek ihtiyaçlarımıza karşı körleştirdiği için kıyasıya eleştirilmelidir. "Tarihsel ilerleme”nin sonucunda özgürlüğümüz değil, özgürlük yanılsamamız artmıştır. Kendisinin zaten özgür olduğunu düşünen birisi, özgürleşmeye çalışır mı? Özgürleşmenin ilk adımı özgür olmadığının farkına varmak, bunun kökenlerini deşmektir."
(Sayfa 62)
"Yalnızca bizimle ilgili olan kendimizi sevme, ihtiyaçlarımız karşılandığında mutluluk getirir; oysa, bencillik, kişinin kendisini hep başkalarıyla kıyaslamasına yol açar ve kişi hiçbir zaman tatmin olamaz. Çünkü bu his, başkalarının bizi, kendilerinden daha çok önemsemesini gerektirir ki, bu da imkânsızdır. Böylece müşfik ve incelikli tutkular kendini sevmekten kaynaklanırken, nefret ve kızgınlık duyguları, bencillikten doğar. Dolayısıyla, insanın ihtiyaçları ne kadar az olursa, kendisini başkalarıyla karşılaştırabileceği sınırlar da o kadar dar olur; bu da insanın gerçekten iyi olmasını sağlar. İnsanı gerçekten kötü yapan ihtiyaçların çokluğu ve diğerlerinin görüşlerine bağımlılığıdır."
(Sayfa 64)
"Rousseau, başkalarının gözünde değerli olma isteğini (ve bunun özel bir türü olan ün kazanma arzusunu) kıyasıya eleştirir. Bu arzu, insanın sahiciliğini (authenticity) ve iç sesini yitirmesine, kendini başkalarının görüşleri üzerinden tanımladıkça sahte görünümler dünyasının tutsağı olmasına yol açar. Oysa, güç peşinde koşmanın, insan doğasının temeli olduğunu vurgulayan Hobbes'a göre, başkalarının gözünde değerli olma (ya da sevgi ve saygı görme) arzusu, toplumsal düzenin korunmasında çok önemli bir rol oynar. Başkalarının bizi nasıl değerlendirdiklerini önemsediğimiz için ahlaklı görünmeye çalışır, savaşmak yerine uzlaşmayı tercih ederiz. Yani, Rousseau'nun insanlar arasındaki çatışmaların kaynağı olarak gördüğü arzu, Hobbes'a göre uyumlu bir toplumsallaşmanın ve barışın temelidir."
(Sayfa 65)
"Zengin ile yoksul arasındaki uçurum arttıkça toplum yozlaşır çünkü arzuların ortaya çıkışı ve tatmini, kişinin yeteneklerine değil, ne kadar parası olduğuna bağlıdır. Zenginin pek çok arzusu vardır; ama yeteneklerinin küçük bir bölümünü kullanır. Yoksul aşırı çalışır, zengin ise aylaklık eder; aylaklığı ve pek çok yeni ürüne bağımlılığı nedeniyle, vücudu ve zekâsı giderek zayıflar; gücünü ve cesaretini yitirir. ++
++ "Eğer bizi tüketen zihinsel acılarımızı, bizi perişan eden şiddetli tutkularımızı, yoksulun sırtındaki aşırı çalışma yükünü, zenginin kendini bırakıverdiği tehlikeli aylaklığı düşünürseniz, yoksul ihtiyaçlarının karşılanmaması sonucu ölürken, zengin aşırılıkları nedeniyle ölmektedir."
(Sayfa 67-68)
"Zenginler bir çok şeyi yararlı olduğu için değil, yoksullar bunlara erişemeyeceği için ister..... kendi durumlarında hiçbir değişiklik olmasa bile halk sefaletten kurtulursa, zenginlerin de mutluluğu sona erer."
(Sayfa 68)
"Rousseau'nun ideal toplum ve birey kavrayışlarını anlamak için en başta söz ettiğimiz pozitif özgürlük kavramına geri dönmemiz gerekiyor. Ona göre gerçek özgürlük, kuralsızlık ya da başıboşluk değil, kendi kurallarını koyma ya da kendini yönetme yeteneğiyle ilişkilidir. Hiçbir kuralın olmadığı durumda değişken arzularımızın kölesi olur ve sürükleniriz. Sadece bugünün yaşandığı, geçmiş ve gelecekle hiçbir bağın olmadığı böylesi bir "serbestlik”, hayvanların da yaşadığı bir durumdur ve insana özgü olan (yani özgür iradeye ve kendini mükemmelleştirme yeteneğine dayalı olan) gerçek özgürlükten farklıdır. İşte doğal durumdaki özgürlük böylesi yetersiz bir negatif özgürlüktür; başkalarına boyun eğmeden ve bağımlı olmadan rasgele arzuların peşinden koşulmasıyla eşanlamlıdır.
"Toplumsal yaşam, belirli kurallara tâbi olmayı ve karşılıklı bağımlılık ilişkilerini gerektirir. Bu nedenle doğal durumdan toplumsal duruma geçince zorunlu olarak doğal özgürlüğümüzü yitiririz. Uygarlığın yarattığı sorun, doğal özgürlüğü yok etmesi değil, bunun yerine daha kapsamlı bir özgürlüğün koşullarını yaratamamasıdır."
(Sayfa 75-76)
"Kişinin hayatına egemen olabilmesi için bilinçlenmesi gereklidir ama yeterli değildir; çünkü doğru bilince sahip olsa bile iktisadi ve toplumsal yapı, insani ihtiyaçların karşılanmasına yönelik düzenlenmediği sürece yoksulluk, aşırı çalışmak nedeniyle boş vaktin olmaması gibi sebeplerden ötürü insani ihtiyaçlarını karşılayamaz. Burada yapılan varsayım, herkesin her arzusunu karşılaması olanaksız olsa bile, “en önemli ihtiyaçların” karşılanabileceği bir toplum yapısının mümkün olduğudur. Bunun için yapılması gereken iktisadi büyümenin kendi başına bir amaç olarak ele alınmaması, iktisadın politikaya, politikanın ise herkesin katıldığı demokratik karar mekanizmalarına tabi kılınmasıdır. Ancak böyle bir toplumda yaşayan birey, tam anlamıyla ahlaksal özgürlüğe ve doğru bilince kavuşabilir."
(Sayfa 70-71)
"İnsanı hayvandan ayıran belki de en önemli özellik, bir tarihinin olmasıdır; bu konuda Rousseau ve Marx hemfikirdir. Peki, neden sadece insanın tarihi vardır? Hayvanların davranışlarının temeli büyük ölçüde içgüdüseldir; sınırlı ihtiyaçları vardır ve onları üreterek değil avlanarak, doğrudan (dolayımsız olarak) karşılarlar. Bu nedenle 100 yıl önce yaşayan aslanlarla, bugünkü aslanları karşılaştırdığımızda benzer özellikleri gözleyebiliriz. Tabii içinde yaşadıkları ormanlar yok edildiği zaman başka yerlerde yaşamayı da öğrenebilirler; ama mesela etoburken, kısa süre içinde otobura dönüşmezler. Oysa insan doğası, yani ihtiyaçları, arzuları, yetenekleri ve değerleri kuşaktan kuşağa bile büyük değişim gösterir. Bunun kökeni, Marx'a göre insanın sürekli yeni ihtiyaçlar geliştiren bir varlık olmasıdır. Farz edelim ki, insanın temel/doğal ihtiyaçları yeme içme, barınma ve cinsellik. Sadece yeme biçimlerinin ve yemeklerin coğrafi, tarihsel gelişimine bakmak bile, ne kadar yol katettiğimizi ve ihtiyaçların aslında “doğal" değil, “kültürel" olduğunu sergiler. Buradaki en önemli unsur, ihtiyaçlarımızı doğrudan tüketerek değil, kültürel/toplumsal bir dolayım yoluyla yani üreterek karşılamamızdır."
(Sayfa 103)
"İnsan kelimenin tam anlamıyla politik bir hayvandır; yalnızca toplumsal bir hayvan değil, aynı zamanda bireyselliğini yalnızca toplumda geliştirebilen bir varlıktır."
(Sayfa 106)
"Hayatında hiç televizyon, bilgisayar, reklam görmemiş birisiyle aynı arzulara sahip olmamız mümkün olabilir mi?"
(Sayfa 110)
"Varlıklarının toplumsal üretiminde insanlar, aralarında zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurar; üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme düzeyine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."
(Sayfa 111)