Sırça Fanus benim “hayatımın kitapları”ndan olacağını düşündüğüm bir kitaptı. Ama ne yalan söyleyeyim olmadı ya da oldu fakat nasıl sekteye uğradı? Birincisi beklediğimden çok çok daha akıcı ve okuması kolay bir kitaptı. Sadece dil ve anlatım olarak değil, konu olarak…devamıSırça Fanus benim “hayatımın kitapları”ndan olacağını düşündüğüm bir kitaptı. Ama ne yalan söyleyeyim olmadı ya da oldu fakat nasıl sekteye uğradı?
Birincisi beklediğimden çok çok daha akıcı ve okuması kolay bir kitaptı. Sadece dil ve anlatım olarak değil, konu olarak da çok ilgi çekiciydi. Bu sebeple akıcılığı katlanarak arttı kitabın.
İkinci olarak adeta anti-kahraman diyebileceğimiz ana karaktere ve aynı şekilde diğer yan karakterlere sahip olduğunu bilmiyordum dolayısıyla bu özelliğini çok sevdim.
Üçüncüsü olay örgüsünü daha bütünlüklü beklemiştim fakat episotlardan oluşuyor gibiydi. Yani karakterimizin hayatındaki belli başlı kesitleri bir bütün halinde okuduk gibi hissettim ama dediğim gibi o parçalar tek tek hissediliyordu okurken.
Dördüncü ve belki de en önemlisi: kitabın çevirisi. Önce şuna bir açıklık getireyim: kitabın çevirisi kötüydü demiyorum. Her ne kadar kitapla ilgili önceden pek bir şey bilmesem de o meşhur “fig tree anology” (incir ağacı anolojisi) ve başka birçok alıntıyı ingilizcesinden okumuştum. Ve ÇOK beğenmiştim. En başta da bu alıntılardan ötürü hayatımın kitabı olacağını düşünmüştüm zaten. Ama bence bu kitap kesinlikle ingilizcesinden okunmalı çünkü çeviri sebebiyle anlatımda çok eksikler olmuş. Örneğin kitabın meşhur bir alıntısı var: “I am. I am. I am.” diye. Bu Türkçe’ye “Varım. Varım. Varım.” olarak çevrilmiş. Diyeceksiniz ki şimdi “Ee, tamam. Ne hata var bunda?” Hata var demiyorum kesinlikle ama vurgu çok yanlış bir yerde bana kalırsa. İngilizcesinde vurgu “I”da. Yani benlikte ve ‘ben’de. Halbuki Türkçe çevirisinde fiilde: ‘var olmak’ta. “I am.” dediğinde kişi; bu satırlarda, önce kendisinin ve benliğinin farkına varır gibi daha sonrasında ise var olmak eyleminin genel anlamında ne anlama geldiğinin bilincine varmakta. En azından ben böyle anladım, çok yüzeysel olarak anlatmak gerekirse.
Sadece bu kısım değil, kitapta birçok kısım çeviri anlamında beni rahatsız etti. Öyle ki fig tree analogy kısmını okurken önce bir an anlayamadım o kısmı okuduğumu. Yarısına geldiğimde acaba o kısmı mı okuyorum şu an dedim. Ve sonrasında anladım. Bence Sylvia’nın her şeyden önce bir şair olduğu -çok iyi bir şair olduğu- göz ardı edilmiş bu sebeple orijinal dilindeki kelime seçimleri ve söz dizimi Türkçesinde karşılık bulamamış. Bu da anlatımda çok önemli kayıplara -etkileyicilik anlamında- sebep olmuş.
Bir diğer gördüğüm eksiklikse Sylvia’nın hayatına ve yaşamına dair romanın ne kadar paralellik gösterdiği. Evet, kitabın sonunda bununla alakalı bir kısım var Sylvia’nın çizimleri eşliğinde fakat yetersiz buldum. Bu anlamda Levent Cinemre’nin ne kadar titiz ve özenli bir çevirmen (Jack London çevirilerini kastediyorum) olduğunu bir kez daha anladım. Yazarın intihar şekli, onu bu noktaya götüren süreçler, babasının ölümü ve bundan ne kadar etkilendiği vs vs çok eksik kalmış bu da romanı özümsemek konusunda yeterli desteği sunmuyor.
Yazının başında hayatımın kitabı olmadı ya da neden olamadı gibi bir şey demiştim ama kitabı bitirmemin üzerinden günler geçtikten ve üzerine çokça düşündükten sonra kitabı ne kadar sevdiğimi tekrar anladım ama tekrar altını çizeyim “İngilizce olarak okuduğum kısımları”. İleriki bir zamanda baştan sona tekrar okuyacağım bu kitabı ve o zaman gerçek anlamda en çok sevdiğim kitaplar arasında kalıcı bir yere sahip olacak diye düşünüyorum. Tabi hayat ne getirir bilinmez.
O ‘Bell Jar’ın (Sırça Fanus) herkes için biraz da olsa aralanması dileğiyle…