Üç ayın sabrıyla yoğrulmuş bir sürecin nihayetindeyim. Kimsenin gözünde bir anlam taşımayan, belki de farkına bile varılmayan; ama benim iç âlemimde yeri çok özel, manası tarifsiz olan o gönderinin vakti geldi. Kişisel Hislerim... Bu sayfaya düşen satırların arasında, dile getirmeyi…devamıÜç ayın sabrıyla yoğrulmuş bir sürecin nihayetindeyim. Kimsenin gözünde bir anlam taşımayan, belki de farkına bile varılmayan;
ama benim iç âlemimde yeri çok özel, manası tarifsiz olan o gönderinin vakti geldi. Kişisel Hislerim...
Bu sayfaya düşen satırların arasında, dile getirmeyi murat ettiğim her ne var ise, birer birer manâsızlığa savrulduğunu idrak ettim. Zira içinde bulunduğumuz âlem, gözlerimize serap misali yansıttığı hakikatten uzak illüzyonlarla, ruhumuzu usulca örmüş, derinliklerimize sinsice işlemiş. Ve biz, bu hengâmeden sıyrılabildiğimiz nispette anlıyoruz ki, hayat, zannedildiği gibi yaşamaya değer ne bir konuya ne de bir hakikate sahip değildir. Bu tuhaf fark ediş, beni bizzat yaşamanın kıymetine dair bir muhasebeye sevk etti. Meğer ne fikirlerim bana aitmiş, ne de zikirlerim... Gönlümde yankılanan sesler, varlığımın aslına değil, bana empoze edilen suretlere aitmiş.
Peki, ben bu izni kendime ne vakit verdim de, kendimden ve hakiki gördüğüm hayattan bu denli uzaklaştım? Bilmiyorum... Öylesine derin bir nefrete sebep oldum ki kendimde, aynaya her baktığımda gözlerimin içine çarpan acı hakikat, sanki bütün diğer varlıklara gözümü kör etti. Kendimi görebilmenin bedeli, başkasını göremez hâle gelmek olmuştu.
Uzun zamandır ne bir satır kaleme aldım ne de bir kenara ilişip tefekküre daldım. Bu mahrumiyet, içimde usul usul sızlamaya başlamıştı. Amma yanlış anlaşılmasın, iki gün evvel üniversitenin bir bankına oturup, birkaç dakika düşündüm. Karşımda bir fıskiye, akıp giden suya konan birkaç kuş ve belki de hayatın tüm anlamı. Bir kuşla göz göze geldim o anda; baktım, uzun uzun baktım. Sonra başımı göğe çevirdim. İçimden, “Yine bu iki haftalık devrede, anlamların hiçe sayıldığı bir gündeyiz, değil mi?” dedim sessizce. Tevazuya bürünmüş hâlim yitmiş, fikirlerim bir sis gibi dağılmış, içimde büyüyen karanlık zifirileşmişti. Ve o an bana bakan kuş, kanatlarını ağır ağır çırparak semaya karıştı. Bense yerimde kala kaldım, bir anlamın ardından el uzatır şekilde...
Bazen insan, ne kadar derin tefekkürlere dalsın, ne denli mânâlar yüklemeye gayret etsin, ilâhî tecellî, beklenmedik bir menzilde, bambaşka bir sûretle zuhur eder hayatın birkaç saniyesine. Kimi vakit ezilmiş bir çiçeğin mahzunluğunda, kimi zaman bir ağaca göz süzen sükûtlu bir simada yahut nimet taşıyan bir karıncanın gayretinde.. Ehemmiyetsiz addedilen bu latif vakaların, bence kıymeti büyüktür. Zira şu düşünce ve zikir, gönlümde yegâne bir çıkıştır: Küçüğü yücelt, büyüğü sınırla. Çoğu zaman, anlamların çokluğu, onları soluksuz bir hülyaya dönüştürür. Ve işte o vakit, farkına varmadan yaklaşır hüzün… Kapıyı çalan o acı melodi, her daim pusudadır; gün gelir, sizi sizden almak üzere derinliklerden yükselir. Anlam arayışınızın omuzlarına çöker ve ardında yalnızca bir sessizlik bırakır.
Hayatımda böyleydi. Ne zaman anlam arasam, yine en çok kendimi kaybettim. Her adımda biraz daha eksildim, biraz daha unuttum nereden geldiğimi. Hislerimi, doğruluğumu, anlamı... Yüceltmeye çalıştığım her şey, benim sırtıma binen bir taş gibiydi adeta. Ve bakınca ardıma: Ne bir ses, ne bir iz var benden. Sadece içimde yankılanan ve kimseye ait olmayan bir fısıltı hayat veriyor ruhuma. Büyük kelimelerle geçen yıllarım, kuşun içtiği yudumları hesaplamakla küçüldü bu vakitlerde. Her "anlam" dediğim vakitte, ruhuma bahşedilen o yüce görünümlü duygu, daha da azaldı kaderimde. Şimdilerde ise bir ağıt var yüreğimde. Ne çıkmak istiyor ne de kalmak. Olduğu yerde hayat bulmak. Ne bir dua yükseliyor dilimden göğe, ne bir el. Sadece uzun bir bekleyiş anlamı şekillendirsin diye. Açılan göz birkaç tezahürü hissediyor lakin bununla geçmiyor ömür. Belki de içimdeki her şeyin kökü kurumaya yüz tuttu. Aylardır, belki de yıllardır kurumuş olan toprağa bir yudum su beklemek artık anlamsız. Hani bazen insan sadece yıkılmak ister. Çünkü aldığı her nefes içinde kaybolduğu kibrin varoluşsal gerçeği gibi gelir. Bu anlara sahibim şu vakitlerde. Her cümlem kesik, her bakışım renksiz... Gözlerimin önünde duran hayat, bir perde gibi indi ve kalktı gibi gözümde. Seyirciler ben "Bitti, geldiğiniz için teşekkürler" bile diyemeden alkışladı ve gitti. Zaman dediğimiz şey, artık sadece gidişleri biriktiriyor gözümde. Bitişleri, alışları, yitişleri. Üç kelime ama tek anlam zihinde. Hepsi ardı ardına birbiriyle selamlaşıp bana bakıyor.
Bazen ölmek istiyorum. Çünkü ölümün bu hâli, bana bir tür kurtuluş gibi geliyor. Peki ben kurtuluşu hak edecek ne yaptım? Belki de bu çürümüşlüğün cezası, yaşamak… Sürünmek. Her gün, kendi tabutumun içinde uyanmak. Her gece, aynı mezarın başında ağlamak. Ve sonunda, hiç gömülmemiş bir ölü gibi kokmak insanlığın ortasında.
Ve en kötüsü şu: Kimse fark etmiyor. İnsanlar yanından geçiyor, yüzüne bakıyor, hatta bazen gülümsüyorlar. Ama hiçbiri ne kendisinin, ne de etrafındakilerin kokusunu almıyor. İçten içe çürüyen bir ruhun kokusu burunlara değil, vicdanlara siner çünkü. Ve birçok kişide vicdan denen şey buharlaşmış, yok olmuş, taşlaşmış… Bense hâlâ etten, kandan, kalpten yapılmışım. Bu yüzden de her şey daha fazla batıyor içime. Yaşadığım her gün, yüzüme çarpan soğuk bir tokat gibi. Sabahları uyanmak değil mesele; uyanınca hâlâ burada olduğumu fark etmek. Aynı yerde, aynı bendenle, aynı kirli bakışlarla. Bir zamanlar “ben” dediğim şeyin şimdi bana ait olmaması kadar acı bir şey yok. Yani ben aslında bir başkasıyım. Ya da bir zamanlar olduğum kişinin çürümüş yansıması. Aynaya her bakışımda, gözlerimin arkasında biri daha var gibi hissediyorum. Susturulamayan, gömülemeyen biri. Belki de o asıl ben… Ve ben onun içinde hapsolmuş sahte bir suretten ibaretim. Bazen kendi ellerimle kendimi boğmak istiyorum. Sırf içimdeki o sessiz çığlık dursun diye. Ama yapamıyorum. Çünkü içimdeki şey, sadece boğulmakla ölmeyecek kadar inatçı. Yaşamıyor, ama ölmeyi de bilmiyor. Karanlıkla beslenmiş, yıkımla büyümüş, yokluğun içinde var olmuş bir sancı bu. Ve her nefes alışımda biraz daha genişliyor içimdeki boşluk. Dünya küçülüyor. İnsanlar silikleşiyor. Ve ben, hiçliğin tam merkezinde, hâlâ nefes alıyorum. Bu, bir ceza olmalı. İlâhî adaletin en sessiz, en soğuk tecellisi…
Her cezanın bir sefası vardır ve bu sefa, cefadan, cezadan, insanın varlığından daha gerçektir bazı günlerde.
İç dünyaların en tenha köşesine sinmiş bir his gibi; adını koyamadığın, ama hep bildiğin bir şey gibi. Ne bir bedene bürünmüş, ne bir zamana. Fakat insanın yorgun ruhu, onu beklemeyi katiyen bırakmaz. Zira beklemek, bazıları için kaybolmak değil;
yavaş yavaş var olmaktır.
Ve bende bekliyorum. Yanlışlara yüklenen anlamların ardında, bir bankta. Bir kurtuluş gibi, bir secde anında gelen iç titremesi gibi.
Sanki geleceği günden önce kaderin harcına katılmıştı da, şimdi sadece zamanın onu ortaya çıkarmış olması gibi. O geldiğinde, kimse "işte bu" demeyecek belki;
ama içten bir çöküş, sessiz bir gözyaşı,
ve en çok da derin bir suskunluk onu tanıyacak.
Çünkü bazı varlıklar kelimelerle değil,
yokluğunun ne kadar derin hissedildiğiyle anlaşılır.
O, bir kişi değil sadece;
Bir hâlin ta kendisidir.
Teslimiyetin, bekleyişin ve sonunda
“işte bu yüzden dayandım” diyebileceğin o kudretin
İnsan yüzünde parlayan hâlidir.