Benim için Furuğ, şiir alanında en özel isimlerimden birisi. Öyle ki, en özel "şairim" demeye dahi dilim varabilir. Kendisiyle geçen sene tanıştım. Dost Kitabevi’nde gezerken, kuytu köşe bir yerde buldum “Rüzgâr Bizi Götürecek” kitabını. Önce birkaç sayfasını karıştırdım, sonra kitabı…devamıBenim için Furuğ, şiir alanında en özel isimlerimden birisi. Öyle ki, en özel "şairim" demeye dahi dilim varabilir. Kendisiyle geçen sene tanıştım. Dost Kitabevi’nde gezerken, kuytu köşe bir yerde buldum “Rüzgâr Bizi Götürecek” kitabını. Önce birkaç sayfasını karıştırdım, sonra kitabı almama sebep olan sayfaya, daha doğrusu şiire denk geldim.
“Ne mutlu bana ki kıvılcımınla yanıyorum
Ne mutlu bana ki hayalinle ağlıyorum
Ne mutlu bana ki sana kavuştuktan sonra bile,
Tükenmeyen aşkınla ağlıyorum...
Sanmıştım ki senden koparsam eğer,
Bir daha gelmeyeceksin aklıma.
Ama ne diyebilirim sana,
Tek kıvılcım yok ruhumda bu ateşten başka...
Hurma ağaçlarının yanı başında
Dert çekerek köpüren Karun Nehri gibi
Özlemle çektiğim ahlar,
Yorgun dalgalardan işitiliyor sanki...
Gece, onun kıyısında otur da bir kısacık an
Gör, nasıl anlatacak çektiklerimi
Gece, kendi gölgene bak bir kısacık an
Gör, huzursuz ruhumu...
Şarkılar söyleyerek yaşayıp gidiyorum sana
Sabah rüzgârının soğuk dudaklarıyla.
Her gece parlayan o yıldızım ben
Senin gökyüzü sarayında...”
Bu şiirle başladı hikâyemiz. Bizim hikâyemiz böyle başladı; lakin önce Furuğ’un hikâyesini bilmemiz gerekir.
Kendisi 1935’te Tahran’da dünyaya gelmiş, küçük yaşta zorla evlendirilmiş ve zorlu hayatını genç yaşta, henüz 16’sındayken kaleme almaya başlamış. Evlendiği kişiyi kaldıramayıp kendinden yaşça büyük başka bir kişiye kaçmış ve ondan da bir evladı olmuş. Gel zaman git zaman bir boşanma süreciyle beraber evladını kaybetmiş ve kendini yazmaya vermiş. Keza şiirlerinin bazılarında bu yaşadıklarına da değiniyor. Zor bir hayat yaşarken de 32 yaşında, henüz daha yolun yarısında vefat etmiş.
Gelelim kitaba; zira bu kitabı anlatmaya çalışmak biraz tuhaf hissettiriyor. Çünkü okurken bir “kitap” okuduğunu unutuyorsun. Daha çok, bir kadının kalbinin kapısı aralanmış da sen de o aralıktan sessizce içeri girmişsin gibi. Sanki biri sana hayatını fısıldıyor; gürültüsüz, süssüz, saklanmadan ve sen oraya yerleşmişsin gibi...
Furuğ’yu ilk başta cesur olarak görüyoruz. Ama böyle slogan gibi bir cesaret değil bu. Daha derin, daha anlamlı ve daha riskli bir cesaret. Kendini saklamama cesareti desek de olur gibi. Zira insanların çoğu duygularını törpüler, kelimelerini seçer, kendini kabul edilebilir hâle getirir ama o hiçbir şeyi yumuşatmıyor. Ne hissediyorsa, ne yaşıyorsa, ne görüyorsa olduğu gibi önünüze bırakıyor. Yeri geliyor “muhtacım” dediğini görüyoruz, yeri geliyor “ölüyorum” dediğini. Bir sayfada “seviyorum” dediğini okuyoruz, diğer sayfada “yaşıyorum” dediğini...
Furuğ kendini anlatırken aslında herkesi anlatıyor. Onun yalnızlığı yalnızca ona ait değil. Onun arayışı yalnızca onun değil. Onun içindeki boşluk, kırılganlık, özlem… Hepsi tanıdık. Bir noktadan sonra onun cümleleriyle kendi iç sesim birbirine karışmaya bile başladı. O bankta, şiirlerine bakarken sanki Furuğ benimle beraberdi. O acıyı çekerken, o gökyüzünü seyrederken, o müziği dinlerken hrp brnimle beraberdi...
Peki neden ve nasıl beraberdi? Nasıl olurdu da benimle yan yanaydı? Tek bir sebebi var, o da şu:
Yazdıklarında derin bir yalnızlık var. Ama bu yalnızlık dramatik ya da gece gibi bir karanlık da değil. Daha çok anlaşılmamış olmanın yorgunluğu gibi. Kalabalıkların ortasında hissedilen o ince anlamsızlık... İnsanların seni gördüğü ama seni gerçekten görmediği o mesafe; varken de yokmuşsun gibi... Furuğ bunu öyle sakin, öyle buruk anlatıyor ki acı bağırmıyor ama sürekli canını yakıyor gibi...
Bu acı yetmezmiş gibi sürekli bir arayış hissi var. Sanki metnin altında durmadan akan bir soru var: “İnsan kendini nereye koyar?”
Topluma mı, aşka mı, aileye mi, yalnızlığa mı? Furuğ bu soruya net cevaplar vermiyor gibi dursa da, o da ben gibi aşkı seçenlerden. Bazı metinlerin öyle bir güzelliği var ki, “Ancak seven bir insan böyle yazabilir” diyorsunuz. O kadar güzel ve anlamlı ki sözler, “Aşk bir de böyleymiş” diyorsunuz...
Ama bazen okurken, rahatsız olduğum yerler de oldu. Lakin kötü anlamda değil. Daha çok birinin sana çok dürüst davranması gibi. Çünkü Furuğ duyguları romantikleştirmiyor. Aşkı da, kırgınlığı da, özlemi de süslemiyor. Her şeyi olduğu hâliyle bırakıyor. Ve gerçek duygular çoğu zaman güzel değil, karmaşıktır... Anlatamazsınız ya bazı şeyleri, öyle işte. Bazen bir bankta, bazen bir çimenin üstünde saatlerce oturursunuz tek kelime etmeden. Bazen bir şarkıyı defalarca dinlersiniz gözlerinizi hareket dahi ettiremeden. Bazen bir söz okursunuz tebessüm edemeden; bazen de bir tatlıyı izlersiniz boğazınızdan dahi geçemeden...
Furuğ’un dünyasında sevgi çok ilginç bir yerde duruyor. Sevgi onun için bir kurtuluş ya da sığınak değil. Daha çok insanın kendini anlamaya çalıştığı bir alan gibi. Sevdiğinde tamamlanmıyorsun; sevdiğine akıyorsun gibi. Bazı şeyleri sadece onun için yapıyorsun da o olmayınca her şey siyah ve beyaz gibi. Kitap boyunca o siyah ve beyazlığın kırılganlığı üzdü beni. Özellikle de yeniden okuyunca...
Kitap bittiğinde de büyük bir heyecan kalmıyor insanda. Daha çok sessizlik kalıyor... en azından bende kalıyor. Zaten hep bende bir şeyler kalıyor. Hep. O sessizlik de acıtıyor insanın canını. Hani biriyle uzun bir gece boyunca konuşursun da sonra herkes gider, odada yalnız kalırsın ya da gidene kadar birisini arkadan izlersin, dönüp bakacak mı diye durursun da bakmaz ya, öyle bir sessizlik işte…
Bu kitabın bitimi, ne kadar bakarsan bak, son kez baktığını bilmeden bakmak gibi işte...
İyi geceler, iyi olabildiği kadar elbette.
"Seni istiyorum ve biliyorum ki,
Gönlümce kucaklayamayacağını
Sen, aydınlık ve el değmemiş gökyüzüsün
Ben, bu kafesin köşesinde bir kuşum, tutsağım
Karanlık ve soğuk parmaklıklar ardından
Hasret dolu gözlerim, bakıyor yüzüne hayranlıkla
Bir elin uzanışını düşünüyorum
Ve ansızın kanatlanmayı sana..
Bir gaflet ânında aklımdan geçiriyorum
Bu sessiz zindandan kanatlanıp uçmayı
Tebessümle bakarak gardiyanın gözlerine,
Senin yanında hayata yeniden başlamayı...
Düşünüyorum ama biliyorum ki,
Hiç gücüm yok bu kafesten kurtulmaya
Gardiyan razı olsa da,
Takatim yok kanatlanıp uçmaya..."