Spoiler içeriyor
Bu kitabı okuyana kadar Rus edebiyatını sevdiğimi düşünüyordum fakat okurken o kadar bunaldım ki sanırım uzun bir süre bu tür bir kitap okumayacağım. Gerçi zor bir süreçten geçiyorum ve ilk zamanlar kitap okumak bile bana çok saçma geliyordu belki de…devamıBu kitabı okuyana kadar Rus edebiyatını sevdiğimi düşünüyordum fakat okurken o kadar bunaldım ki sanırım uzun bir süre bu tür bir kitap okumayacağım.
Gerçi zor bir süreçten geçiyorum ve ilk zamanlar kitap okumak bile bana çok saçma geliyordu belki de bu yüzden okumak biraz zor gelmiştir.
Yakın zamanda bir kaza geçirdim ve ölümle o kadar burun buruna geldim ki hala o hissi hatırlamak beni biraz ürpertiyor. O an her şeyin bittiğini düşünmüştüm daha doğrusu karanlık bir boşluktaydım ve kim olduğumu, ne yaptığımı hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum. Birden kaza anını hatırladım ve uyanmaya çalışmama rağmen uyanamayınca her şeyin bittiğini düşündüm.
Halbuki o gün içimde hiç kötü bir his yoktu. Gayet normal bir ruh halindeydim hatta staja gidip öğrencileri göreceğim diye biraz mutluydum. Hani içimizde kötü bir his olunca birinin başına bir şey gelecek diye korkarız yaa asla öyle bir şey yoktu. Sonra birden bu olayı yaşayınca günlerdir içinden çıkamadığım bir şoka girdim.
Normalde de bir şeylerden korkardım fakat ilk defa korku duygusunu bu kadar derinden yaşadığımı hissettim ve o an düşündüğüm ilk şey bana bir şey olursa ailemin çok üzüleceğiydi. (Bunu söyleyince arkadaşım "O anda bile başkalarını düşünmeyi nasıl başardın?" dedi tabii. Haklı.)
Şu an yaşadığım travmalardan şaka çıkarma dönemine girdiğim için her şeyi mizaha vuruyorum ama o yaşadığım şey bambaşka bir duyguydu, korkunçtu. Allah kimseye yaşatmasın.
Bir süre düşünmemek için her türlü şeyi denedim hatta bu süreçte okeye bağımlı olmuş olabilirim. Savunma mekanizmam biraz farklı işliyor galiba.
Bir süre sonra Raf'a girdiğimde izlediklerimi ve okuduklarımı yarım bıraktığımı görünce biraz tuhaf hissettim. Öbür tarafa gitseydim asla düşüneceğim şeyler olmazlardı tabi ama farklı hissettirdi. Sonra da okuduklarım ne işe yarayacak diye düşündüm. Ya da o kadar film izledim ne anlamı var şu an diye içimden geçirdim. O yüzden tekrar okuma hevesi gelsin diye bekledim ama bir türlü gelmedi ve ben bu dönemde Dostoyevski okumak gibi bir hata yaptım.
Neden okudum aslında biliyor musunuz?
Çok sıkıldım. Üniversitenin son senesinde ve son aylarda, tam sınıftakilere alışmış ve evdeyken bile onları özlemeye başlamışken tekrar kendimi evde buldum. Bundan sonra da hep evde olma düşüncesi de gözümü korkutuyor o ayrı bir konu da neysee.
Çok sıkıldığım için bir şeyler yapmak ve biraz da ekrandan uzak kalmak amacıyla aslında, tekrardan bir şeyler okumaya karar verdim ve seçimim tabii ki Dostoyevski'den yana oldu.
Nedenini hiç hatırlamıyorum. Elime gelen ilk kitap olduğu için bile olabilir.
Aslında ilk başlarda hoşuma gitmişti. Mektuplardan oluşmasını sevmiştim çünkü mektuba karşılık ne cevap verdiklerini merak ettiğim için hep bir sonraki sayfaya geçiyor ve zamanın farkına bile varmıyordum fakat bir süre sonra karakterlerin birbirlerini dinlemediğini daha doğrusu mektuplaşırken aynı zamanda yüz yüze de görüştüklerinden dolayı bazı konuların havada kaldığını hissettim. Sonuçta biz o görüşmelerde ne konuşulduğunu bilmiyoruz ve bir bakıyorum mektuba cevap niteliğinde bambaşka bir mevzudan bahsedilmiş.
Bir de karakterlerin aralarındaki ilişki çok tuhaf geldi. Tam olarak birbirlerinin neyi olduğunu anlamadım. Devuşkin Varvara'yı seviyor muydu yoksa gerçekten de kızı olarak mı görüyordu bilmiyorum ama bildiğim şey Varvara'nın fazla bencil olduğuydu. Adamın ona karşı olan zaafından yararlanıyordu, en sonunda da tüm iyilikleri hiçe sayıp adamı yüz üstü bırakıp gitti.
Kitapta en sevdiğim kısım sanırım Varvara'nın anısının anlatıldığı iki bölümlük kısımdı. Pokrovsky karakterini sevmiştim hatta bu yüzden Varvara'ya ilk başlarda üzülüyordum. Doğum günü için hediye etmek istediği kitapları verememesi benim bile zoruma gitmişti.
Daha sonra Devuşkin ile mektuplaşırken Pokrovsky'den hiç bahsetmedi diye hatırlıyorum. Keşke ondan da bahsetmiş olsalardı. Zaten sonlara doğru mektuplarda o kadar bağımsız konulardan bahsedilmiş ki şahsen ben bağdaştıramadım.
Biri A demiş diğeri çok farklı bir mevzudan bahsetmiş gibiydi. Karakterler mektuplaşırken bile birbirini dinlememeyi nasıl başarmış yaa?
Kitapta en etkilendiğim kısımsa Devuşkin'in yardıma muhtaç komşusuna yardım ettikten sonra hayatının bir nebze olsa da iyiye gitmesiydi galiba. Son kısımları okuduğum zaman üst üste ölüm haberleri almıştım hiçbirini tanımıyordum; bazıları babamın tanıdığı insanlardı bazılarını sadece televizyondan görmüştüm ve o an ben de o kişilerden biri olabilirdim deyip biraz daha depresyona girmiştim ve kafam dağılsın diye kitabı okuyayım dedim bir de ne göreyim? Devuşkinin zavallı komşusunun, ki zaten genel olarak haline üzüldüğüm bir insandı, birdenbire ölmesi daha da garip hissettirdi. Kitabı ilerde hatırlamaya çalışırsam bir tek bu kısım aklıma gelir bence.
"Bir günün, hatta bir saatin bile neler getireceğini kimsenin bilememesi ne kadar hüzün verici! İnsan durduk yere ölüveriyor!"
Dostoyevski insan psikolojisini çok iyi yansıtan bir yazar olabilir belki de benim okuduğum dönemden kaynaklı sevmemiş olabilirim ya da yazarın vermek istediği mesajı anlamamış olabilirim bilmiyorum ama bu yazıyı yazmak biraz iyi geldi diyebilirim.
Bu arada kitabı okurken biriyle mektuplaşmayı ve o mektubu bekleme sürecine girmeyi o kadar çok istedim ki keşke geçmiş zamanlarda yaşayıp ben de biriyle mektuplaşabilseydim.
Eskiden mektup arkadaşlığı diye bir şey vardı hatta bir öğretmenimiz sınıf arkadaşıma mektup arkadaşlığı yapmıştı ve geriye bir sürü hatıra kalmıştı. O an biraz kıskanmış olabilirim keşke benim de mektup arkadaşım olsaydı 🥲