Spoiler içeriyor
Bu tarz animasyon insan karışımı çekim yönteminin uygulandığı filmleri izlediğimde aklıma hep Alvin ve Sincaplar geliyor bu da o dönemlerde çekilen filmlerden biriymiş. Tabi o zamanlar bu teknik popülerdi göze çok batmıyordu ve gerçekçi duruyordu ama en son Tom ve…devamıBu tarz animasyon insan karışımı çekim yönteminin uygulandığı filmleri izlediğimde aklıma hep Alvin ve Sincaplar geliyor bu da o dönemlerde çekilen filmlerden biriymiş. Tabi o zamanlar bu teknik popülerdi göze çok batmıyordu ve gerçekçi duruyordu ama en son Tom ve Jerry'i izlediğimde bu teknikten nefret etmiştim. Animasyonlar o kadar yapaydı ki gözü yoruyordu.
Neyse ki bu filmle gözümdeki itibarını biraz yükseltti. Şirinlerin çizgi dizisi gibi görsel olarak çok güzeldi diyemem sonuçta bir yapaylık var ama çocuklarla toplanıp izlenir bence.
Ben de öyle yaptım zaten, küçük bi yeğenimle oturup izlemeye başladık sonra da diğerleri geldi falan yanlışlıkla film gecesi yapmış olduk.
Şirinleri de çok hatırlamıyorum bu arada, çok fazla izlemiyordum sanki. İlgimi mi çekmiyordu yoksa izledim de unuttum mu hiç hatırlamıyorum o yüzden bu daha güzel diye bir karşılaştırma yapamayacağım ama çoğu kısımda güldüm, eğlenceliydi bence.
Şirinler köyünde her zamanki gibi Gargamel'den kaçan Şirinler bu sefer de Mavi Ay'ın etkisiyle şelalede oluşan gizli bir geçitten geçmek zorunda kalıyor ve o geçit ile New York'a gidiyorlar. E tabi peşlerinden Gargamel ve kedisi Azman da gidiyor. Gargamel'in tehlikeli durumlarda önce Azman'ı gönderip ona seslenmesi komikti.
Ben bu kedinin varlığını tamamen unutmuşum ya görünce Gargamel'in böyle bir kedisi mi vardı diye düşünüdüm. O da pek sevimli olmasa da,konik bir kediydi.
Daha önce hiç böyle bir yer görmeyen şirinler hayretle şirinliyorlardı skjfdls
Bu arada her fiile şirin eklemeleri de çok tatlı bir detaydı ya bir süre şu şekil konuşmaya çalıştım diye cümle kurmayı unutmuş olabilirim.
Neyse o sırada Sakar Şirin her zamanki gibi sakarlığını yapıp yanlışlıkla Patrick'in kutusuna giriyor ve diğer şirinler de peşlerinden evlerine gidiyorlar. İlk başlarda korksalar da eşinin ısrarıyla onlara yardımcı olmaya çalışıyorlar. O an ben de böyle mavi, daha önce hiç görmediğim bir canlıyla karşılaşsaydım ne yapardım diye düşündüm veee sanırım evi onlara bırakırdım diye bir karara vardım. Ama küçük Beyza onlarla yaşamayı isterdi muhtemelen.
Patrick aynı zamanda bir kozmetik firmasında reklamcılık yapıyor ve patronu da ondan bir kampanya hazırlamasını, iyi bir fikirle gelmezse kovulacağını söylüyor. O sırada Şirin Baba da mavi ayın oluşturduğu geçit ile geldiklerini ve yine mavi ayın oluşturacağı geçit ile gideceklerini söylüyor. Patrick bunları araştırırken mavi ay ilgisini çekmiş olacak ki kendi hazırladığı reklamın yanında mavi ayın da olduğu başka bir afiş hazırlıyor.
Gargamel tabi her zamanki gibi Şirinler'i kovalamaya çalışıyor. Onların özüne sahip olmak ve güçlü bir büyücü haline gelip dünyayı yönetmek istiyor. Mesela Şirine'nin bir tutam saçını yutan Azman sayesinde birkaç damla öze sahip oluyor fakat onu da yaşlı bir kadını gençleştirmek için kullanıyor.
Sonra Şirin babayı yakalıyor onun da özünü almaya çalışıyor fakat Patrick ve diğer şirinler buna engel oluyor.
Yani klasik bir çizgi filmdi, güzeldi keyifle izledim.
Bir de unutmadan ekleyeyim filmde Sakar Şirin ve Grace'nin aralarında geçen bir konuşma hoşuma gitmişti. Sakar Şirin sakarlık yaptığı için diğer şirinlerle gidememişti bu yüzden üzülüyordu Grace de ona kimsenin tek bir özelliği yoktur gibi bir cümle kuruyordu. Cidden bu şirinlerin niye hepsine bir etiket yapıştırıldı ki bence çok zorbaca jfdfsnvf
Tamam Cesur şirin güzel de Sakar şirin olmak çok kötü yaa. Ah Sakar'ım seni çok iyi anlıyorum bir ara bana da hep sakar diyorlardı kötü hissettiriyor..
...
Konuyu da Mavi Ay'a bağlamaları güzeldi bence. Filmi bitirdikten sonra gerçekten Mavi Ay diye bir şey var mı diye bakmıştım çünkü bazen duyuyoruz ya Kızıl ay olacak diye falan. Mavi Ay'ı daha önce hiç duyup duymadığıma emin olmadığım için bir bakayım dedim. Sanırım bir takvim ayı içinde iki dolunay yaşanırsa ikinci dolunay Mavi Ay olarak adlandırılıyormuş. Ya da bir mevsimde dört dolunay oluyorsa üçüncü dolunaya Mavi Ay deniyormuş ve bu Mavi ay 2- 3 yılda bir gerçekleşiyormuş en son da 31 Mayıs 2026'da gerçekleşmiş.
Sanki bu yıl böyle bir şey duymuştum ama genelde bu tarz gökyüzü olaylarını asla göremediğim için artık gelsin, Mavi Ay da gelsin zaten göremeyeceğiz moduna giriyorum.
Neyse ilgilenenlere duyrulur bir sonraki Mavi Ay 31 Aralık 2028'de gerçekleşecekmiş.
Bu arada gerçekten mavi renkli bir ay beklemeyin çünkü Mavi Ay diye adlandırılmasının sebebi nadiren gerçekleşmesinden kaynaklanıyor. İngilizcede "Once in a blue moon" deyimi "çok nadir"anlamına geldiği için bu duruma da Blue Moon kelimesini uygun bulmuşlar.
öyle işte bu bilgiyi de napıyorsanız yapın.
Spoiler içeriyor
Bir ara o kadar çok olumsuz şeyler oldu ki ben bile umudumu kaybediyordum. Hadi tamam Chris Gardner'in o başarıya ulaşma sürecini izledik de keşke o işi aldıktan sonraki anlarına da biraz şahit olabilseydik. Aslında filmin motive edici bir yanı var…devamıBir ara o kadar çok olumsuz şeyler oldu ki ben bile umudumu kaybediyordum. Hadi tamam Chris Gardner'in o başarıya ulaşma sürecini izledik de keşke o işi aldıktan sonraki anlarına da biraz şahit olabilseydik. Aslında filmin motive edici bir yanı var ama bu beni daha çok motive ederdi mesela. Çünkü adam çok fazla olumsuz şeyle karşılaşmış, ister istemez sen kendini kimlerle mukayese ediyorsun İbrahim moduna girdim dertlerim gözümde giderek küçüldü yani.
Bir de şeyi fark ettim bir hayalim yokmuş sanki ya. Gerçi bunu bir sene önce arkadaşlarla doğruluk cesaretlik oynarken de fark etmiştim. Bana hayalin ne diye sormuşlardı ben de atanmak demiştim hatta bu yüzden birkaç gün benimle dalga geçmişlerdi dsfjfdsjfdds
Cidden ne vizyonsuz bir insanmışım ya insanın böyle bir hayali olur mu? Bir de bunu o kadar çok içerledim ki birkaç gün hayalim ne diye düşündüm durdum aklıma bir tek karavanla şehir şehir gezmek gelmişti. Gerçi o da pek benlik değil, öylesine aklıma gelen bir şeydi.
Neyse uzun lafın kısası bir hayalim yok. Bu yüzden hayatımı değiştirebilmek için risk de alamıyorum risk almaya da korkuyorum. Hani şu özerklik dönemi var ya çocuk ileride bağımsız bir birey olsun diye kendi başına bir şeyler yaptırıyorlar işte benim o dönemim iyi geçmemiş sanırım. Sanki hala o dönemdeyim de birileri benim yapmam gereken şeyleri, yapamıyorum sanıp kendisi yapmaya çalışıyor ve bu beni boğuyormuş gibi hissediyorum. Evin en küçüğü olmanın dezavantajlarından biri de bu sanırım. Bazen keşke benden sonra bir çocuk daha yapsalardı ya da ben hiç doğmasaydım diye düşünüyorum, en azından kurtulurdum bu duygudan.
Neysee bir ara hayalimin ne olacağını düşünürüm ama önce filmden bahsedelim. Hatta filmden önce Chris Gardner'dan bahsedelim. Chris Gardner, sıfırdan başlayarak milyonluk bir servet inşa eden Amerikalı bir iş insanı ve motivasyon konuşmacısıymış. Filmde bir baba olarak görüyoruz ama baba olmadan önce o da bir çocukken büyük zorluklar yaşamış. Mesela babasını hiç tanımamış ve annesi de üvey babasını öldürmeye çalıştığı için çocuk esirgeme kurumunda büyümüş. Daha sonra filmde de bahsedilen kemik tarama cihazı gibi medikal bir cihaz satışı yapmaya başlamış fakat bu cihaz hem pahalı olduğu hem de yatırım yapılmaya değer görülmediği için elinde kalıyor. Bu yüzden ekonomik durumu gitgide kötüye gidiyor. Eşi de bu duruma artık dayanamayıp onu terk ediyor. Aslında oğlunu da almak istiyor fakat Chris buna izin vermediği için oğlunu da bırakıp gidiyor.
Chris de bu sırada park cezasını ödeyemediği içi hapis yatıyor, evinden çıkarılıyor ve bir yıl boyunca evsiz kalıyor. Bu evsiz kaldıkları süre boyunca düşkünler evi diye bir yerde sıraya girip yer kapmaya çalışıyorlardı fakat belli bir sayıda kişi aldıkları için durakta da yattıkları olmuştu tuvalette de..
Ama bu süreçte oğluna karşı hep güçlü görünmeye çalışan yorgun bir baba olmuştu.
Açıkçası o stajı tamamladığı ve tam zamanlı işe alındığı zaman Chris'in o sevinci var ya en az onun kadar sevindim. Oğluna da çok üzülmüştüm çünkü, hani bir de ben zaten kurgu gerçek ayrımı yapmayan biriyim filmin gerçek hayat hikayesinden alındığını bildiğim için bu tarz yapımlardan daha çok etkileniyorum.
Oğlu da çok tatlıydı ve Will Smith'in gerçek oğluymuş yaa buna çok şaşırmıştım. Demek ki o yüzden gerçek baba oğul hissini veriyorlarmış. İkisinden de izlediğim ilk yapım sanırım ikisini de çok sevdim.
Film konusunda da güzel aslında beğendim ama izlerken bir tık sıkıldım ya. Bir de dediğim gibi Chrs'in zengin olduktan sonraki halini de görmek isterdim. Filmde oğluyla yürüdüğü kısım var ama öyle bir şeyden bahsetmiyoum mesela onu terk eden eşi Linda ile ne oldu ya da film çekildiği zaman adam ne yapıyordu falan. Yıllar sonraki halini izlemek isterdim.
Ama güzeldi tavsiye edilir.
İçimi ısıtan bir filmdi. Bir yandan bu durumun gerçekten yaşanmış olmasına üzülsem de diğer yandan Phillipe'nin Driss gibi biriyle karşılaşmasına sevindim. Gerçi Driss diyorum ama Phillipe'nin gerçek hayattaki yardımcısı Abdel Sellou'ymuş. Neyse Phillipe, Fransa'nın tanınan zenginlerinden biri. Bir gün yamaç…devamıİçimi ısıtan bir filmdi. Bir yandan bu durumun gerçekten yaşanmış olmasına üzülsem de diğer yandan Phillipe'nin Driss gibi biriyle karşılaşmasına sevindim. Gerçi Driss diyorum ama Phillipe'nin gerçek hayattaki yardımcısı Abdel Sellou'ymuş.
Neyse Phillipe, Fransa'nın tanınan zenginlerinden biri. Bir gün yamaç paraşütü kazası geçirdiği için boynundan aşağısı felç kalmış bu yüzden de bir yardımcıya ihtiyaç duymuş fakat istediği yardımcı onu hasta gibi görmesin, ona acımasın istiyormuş. Bakıcı olarak başvuru yapanları değerlendirirken sırada Driss de varmış.
Driss de hapishaneden yeni çıkmış işsiz biri ve bu iş görüşmesine de aslında iş için değil de onaylanmadığını gösteren belgeyi imzalatmak için gitmiş fakat Phillpe onun tavırlarını sevmiş. Çünkü onu bir felç gibi değil de sıradan bir insan gibi görüyor ve samimiyeti de hoşuna gidiyordu o yüzden bakıcı olarak işe alınmış.
Bundan sonrasında da zaten Driss, ne yapılması gerektiğini öğreniyor ve kendini asla yapmam dediği şeyleri yaparken buluyordu. Komik sahneleri çoktu yaa ben daha çok dramsal şeyler izleyeceğim sanmıştım ama Driss karakterini oynayan Omar Sy sağ olsun filme ayrı bir hava katmıştı.
Benim bile enerjimi yükseltti yani.
Neyse Driss bu süreçte Phillipe'ye destek oluyor, ona bazı konularda cesaret veriyor mesela yazıştığı bir kadın var, onunla görüşmeye ikna ediyor ya da sabah koşu yaparken tekerlekli sandalyesi yavaş diye hızlı bir motor taktırıyor falan bunun gibi şeyler yaparak onu hayata kazandırmaya çalışıyordu.
Bir gün kuzeni yanına gelip bir çeteye bulaştığını ve ona yardım etmesini istediği için de maalesef kuzeniyle gitmek zorunda kalıyor. Bu süreçte de Phillipe yine ona acıyan gözlerle bakan bakıcıların eline düşüyor. Mutsuzluğu o kadar belli oluyor ki adam resmen depresyona girer bir hale bürünüyor bu yüzden bir süre sonra tekrar Driss'i aramak zorunda kalıyorlar.
Driss de Phillip ile vakit geçirdikten sonra bir aralar konuştuğu ama buluşmaya cesaret edemediği kadınla gizlice buluşma ayarlıyor ve mutlu son.
Evlenip Fas'a yerleşiyorlar. Driss yani Abdal de bir şirket kuruyor falan.
Açıkçası Me Before You'dan sonra travma yaşadım herhalde. Her an ötenazi uygulamaya gidecek sandım var yaaa. Mutlu sonla bitmesi o kadar içimi rahatlattı ki anlatamam.
Bence çok güzeldi tavsiye edilir.
Driss ile Phillipe'nin birbirinden bu kadar farklı olup birbirini bu kadar iyi tamamlaması, oyuncuların da role bu kadar uyumlu olması güzeldi.
Spoiler içeriyor
Yaanii çok beğenilen bir animeymiş o yüzden büyük bir hevesle izledim fakat çok mu beklentiliydim acaba bilmiyorum, beklentimi karşılamadı. Gerçi izlediğim dönemden de kaynaklanıyor olabilir çok odaklanarak izlemedim, sürekli molalar verdim o yüzden hep kesildi falan. Bir de anladığım kadarıyla…devamıYaanii çok beğenilen bir animeymiş o yüzden büyük bir hevesle izledim fakat çok mu beklentiliydim acaba bilmiyorum, beklentimi karşılamadı.
Gerçi izlediğim dönemden de kaynaklanıyor olabilir çok odaklanarak izlemedim, sürekli molalar verdim o yüzden hep kesildi falan. Bir de anladığım kadarıyla Japon kültürü ve Şinto inancından esintiler de vardı yani onları bilerek izleyince daha anlamlı olabiliyormuş.
Bir de ben en son Miyazaki'den Gökteki kale'yi izlediğim için o tarzda hareketli bi film izleyeceğim sanmıştım kendimi buna hazırlamıştım onun da etkisi olabilir.
Bu arada tekrar belirteyim kötü bir anime değil hatta çok derin bir anime fakat dediğim şeylerden de kaynaklı çok aşırı sevemedim ama tatlıydı çizimleri ve karakterleri harikaydı.
Bir de şu ana kadar Miyazaki'den izlediğim animelerde hep çirkin lanse edilen yaşlı kadınlar var, onun nedenini merak ettim. Önce düşman gibi görünüyorlar fakat sonradan ana karaktere yardımcı rolü üstleniyorlar. Yani ilk başta o yaşlı karakteri sevmesek de sonradan sevebiliyoruz. Acaba bu, küçükken gelenekselliğin gözümüze kötü görünmesi ve büyüdükçe buna alışmamız ve büyüklerin yol göstermesine, bilgeliğine ihtiyaç duymamızla alakalı olabilir mi diye düşünmüştüm. Sonuçta Japonlar geleneğine bağlı bir millet yaa.. kafadan attım ama bence bir ilgisi var.
İzlediğim üç filmde de karikatürize edilen karakterler hemen hemen aynıymış gibi geldi ya küçük bir kız, onu yanında olan erkek karakter ve yaşlı bir düşman he bir de canlı bir nesne. Genelde o canlı nesne daha çok ilgimizi çekiyor mesela buradaki de No Face'ydi
Burada No Face, daha çok açgözlülük ve aşırı tüketimle ilişkilendirilmiş. Hamamdayken Chihiro ona merhamet gösterdiği için No Face ona bağlanmış ve bir süre ona yardımcı olmuştu fakat diğerleri onu korkuyla karşılamıştı fakat altın verdiğini fark ettiklerinde No Face onları tüketmeye başlamış ve ne kadar altın verirse o kadar ilgi göreceğini fark etmişti bu onu daha saldırgan ve durdurulmaz bir hale getirmişti.
Miyazaki bu karakter için "No Face, gerçekte ne düşündüğünü, ne yapmak istediğini bilmediğimiz, yüz ifadesi hiç değişmeyen, başka birini ele geçirmek isteyen, kendilik duygusu olmayan kişileri ifade eder. Çevremizde pek çok insanın aslında No Face olduğunu söyleyebilirim." diye bir açıklama yapmış. Aslında izleyince o kadar anlamlı gelmemişti sadece her şeyi tüketiyordu, tükettiği kişilerin seslerini alıyordu diye fark etmiştim ama bu açıklamayı okuyunca karaktere bakışım değişti.
...
Filmde küçük bir kız çocuğu olan Chihiro, ailesiyle birlikte yeni evlerine taşınmak için yola çıkıyorlar fakat babası kestirme diye farklı bir yoldan giderken karşılarına bir tünel çıkıyor. Her ne kadar Chihiro istemese de annesi ve babası durup etrafı keşfetmeye başlıyor ve tünelin sonunda yiyeceklerle dolu bir restoran buluyorlar. Sahipsiz görünen restoranda parasını sonra öderiz diyerek yiyecekleri tüketmeye başlıyorlar. O sırada Chihiro etrafı gezmeye başlıyor ve geri döndüğünde annesi ve babasının domuza dönüştüğünü görüyor.
Ne yapacağını bilemeyen Chihiro Haku'yla karşılaşıyor ve onun yönlendirmesiyle bir hamamda iş bulmaya çalışıyor.
İşte Yubaba'nın yanında da bi şekilde işe başlıyor. Yubaba ise onu kontrol edebilmek için gerçek ismini değiştirip bundan sonra ona "Sen" diye hitap edileceğini söylüyor. Bu da aslında zamanla onun geçmişini unutmasına ve Yubaba'ya bağlanmasına sebep oluyor. Yani eğer ismini, kimliğini unutursan ruhlar dünyasından çıkamazsın.
Haku da Yubaba'ya bağlı çalışan öğrencisi gibi bir şey. Normalde beyaz bir ejderhaya dönüşebilen Nehir Tanrısı'ymış fakat nehiri apartmanlar inşa edebilmek için doldurdukları için evsiz kalmış bu yüzden büyü ve sihir öğrenip güç kazanmak için Yubaba'nın yanında çalışmaya başlamış, gerçek ismini de unutmuş. Yubaba da Haku'ya yardım etmek yerine onu köle gibi kullanıp yönetiyor hatta Yubaba'nın ikiz kardeşi Zeniba'dan da altın mührünü çalmasını istiyor ve Haku bu mührü aldığı için Zeniba tarafından lanetleniyor.
Neyse Chihiro da bir şekilde Haku'ya yardım ediyor falan.
Aslında verdiği mesajlar güzel, anlamlı ama ne biliyim yaa olaylar ve olaylar arasında kurulan bağlantı çok ilgimi çekmedi. Yani bir tutarsızlık varmış gibi hissettim ama soft ve tatlı bir animeydi tabii.
Mesela küçükken Chihiro bir nehre düşmüş ve boğulma tehlikesi geçirmiş o sırada Nehir Tanrısı onu kurtarmış ve bu Nehir Tanrısı Haku'ymuş falan ne alaka?
Bu animeyi beğenen çok beğeniyor beğenmeyen de hiç beğenmiyormuş. Ben ortalarda bir yerlerdeyim her ne kadar benlik olmasa da güzeldi. Müziği de hoştu, çizimleri de sonuçta Oscar bile almış bir film. Ama benlik değil. Ya da bilmiyorum belki de sonradan izlersem hoşuma gider.
Spoiler içeriyor
"Ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman çıkıp gidebileceği bir ev.." Klasik Türk aile yapısında ne var biliyor musunuz? Çocuklarına rehber olan değil de sahibi olan ebeveynler. Her şey onların istediği gibi olsun istiyorlar, hayallerine saygı…devamı"Ona bir oda ver baba, bir evi olsun, ama zaman zaman çıkıp gidebileceği bir ev.."
Klasik Türk aile yapısında ne var biliyor musunuz? Çocuklarına rehber olan değil de sahibi olan ebeveynler. Her şey onların istediği gibi olsun istiyorlar, hayallerine saygı duymuyorlar ya da ne biliyim fazla kontrolcü bir yapıları var her şeyi yönetmek istiyorlar. Sen büyüyünce onların istediği gibi yaşayacaksın, onların istediği mesleği yapacaksın onların istediği kişiyle hayat kuracaksın.. Bu liste uzadıkça uzar.
Ben bu tarz bir ailede yaşadığım için Sadık'ı çok iyi anladım hani diyor ya ne gidebildim ne kalabildim diye. Gitsen aklın kalacak kalsan da mutlu olmayacaksın. Ben şu an onların istediği gibi yaşadığım evredeyim ve o kadar mutsuzum ki yani bir insan hayatını anca bu kadar çöp eder. Potansiyelim de yok gerçi, gitsem nereye gideceğimi de bilmiyorum ama kalmak istemediğimden eminim. Olur da ileride bir ikilemde kalırsam diye buraya yazıyorum.
...
Babam ve Oğlum çok bilinen bir film zaten ama hiç izlememiştim. Sadece o herkesin dilinde dolanan "Açaydım kollarımı gitme diyeydim" repliğini biliyordum o kadar.
İzledikten sonra içime bir öküz oturdu var ya anlatamam. Gecenin bir vakti ses çıkarmadan ağlamaya çalışıyorum boğazımda bir yumru.. Deniz'e ayrı üzülüyorum Sadık'a ayrı. Kalanlara apayrı üzülüyorum. Yani bugüne kadar dram dolu birçok film izledim muhtemelen onlarda da etkilenmişimdir ama bilmiyorum ya bunu izledikten sonra bir süre kendime gelemedim.
Ertesi gün falan geçer sandım ama geçmesi biraz uzun sürdü.
Çok güzeldi..
Hani bazen diyorlar ya ağlamak istiyorum hangi filmi izleyeyim diye işte o türden bir filmdi ki zaten bu da bilinen bi şey. Ben çok popüler filmlere yorum yazarken çok kasılıyorum ya hani zaten herkesin bildiği bir şeyi anlatmaya çalışıyormuş gibi hissediyorum ama ben bunları kendim için yazıyorum o yüzden her şeyi yazacağım sıkıntı yok dahdjd
...
Ağırdı biraz yaa ve biraz da travmatikti. Mesela Sadık'ın eşinin doğum yaptığı gün darbe olması ne demek yaa ben o sahneyi izlerken şoka girdim bir an film izlediğimi unuttum ve bu nasıl sahne diye sorguladım, korkunçtu. Tabii 80'li yıllardan bahsediyoruz ama fobilerimin arasında artık bu da var mlsf.
Neyse en başa dönelim öncelikle Hüseyin Efendi oğlu Sadık'ı ziraat okuyup çiftliği devralması için gönderiyor fakat o gazetecilik okuyor üstüne bir de siyasi olaylara karışınca babası onu evlatlıktan reddediyor. O gün evini terk ediyor.
Daha sonra zaten yuvasını kuruyor ve eşi doğum yapacak derken doğum zamanı 12 Eylül 1980 tarihine yani 80 darbesine denk geliyor. Ne bir ambulansı arayabiliyor ne sokaktan birini bulabiliyor hastaneye bile bir türlü yetişemiyor ve çocuğunu bir parkta kendi doğurmak zorunda kalıyor, eşi de oracıkta vefat ediyor.
Oğlu Deniz, hep süt annelerin yanında büyüyor ve o sıralarda da Sadık politik görüşlerinden dolayı işkence görüyor, hapis yatıyor. Zaten her şey bu işkencelerden sonra oluyor. Hapishane koşulları onu hasta ediyor.
Her ne kadar babasıyla arası kötü de olsa evine geri dönmek zorunda kalıyor çünkü Deniz için bunu yapmak zorunda. Deniz çok tatlıydı yaa konuşma tarzı falan minicik de bir çocuk, çok güzel oynamış.
Filmde genel olarak tüm oyunculuklar iyiydi ki zaten hepsi de çok iyi oyuncular. Yani sadece dram dolu bir film değildi, tabii dramı bi tık fazlaydı ama güldüğüm yerler de olmuştu.
Yer yer Deniz'in hayal gücünün genişliğini izledik. Bu, filme farklı bir hava katmıştı. Aslında düşünüyorum da sadece son kısmı çok duygusaldı yoksa film boyunca komik sahneler vardı. Ben sadece sonunu hatırlayıp film boyunca izlediğim sahneleri unuttum sanırım. Yoksa Salim'e ve Binnur Kaya'nın oynadığı o role falan çok gülmüştüm.
...
Hüseyin'in her şey olup bittikten sonraki pişmanlığı içimi çok huzursuz etti. Hani madem yapabiliyordun neden çocuklarını bu sevgiden mahrum ettin neden onca yıl sert baba figürü sergiledin? Yani tamam kayıp yaşamak onu bu hale getirmiş olabilir ama Deniz için sevinsem de Sadık'a üzüldüm.
Bir de şey var sanki, insanlar torunlarına çocuklarından daha fazla hassas olabiliyor. Acaba üstlerindeki o sorumluluk mu azalıyor ne oluyorsa daha çok seviyorlar. Hüseyin'de onu gördüm. Yani eğer Sadık ölmeseydi yine iyi bir dede torun olabilirlerdi bence bilemiyorum.
Ama var yaa Ege Tanman Deniz rolünü o kadar güzel oynamış ki onu izlerken içim parçalanıyordu o kadar hissettiriyordu ki o eksikliği.. Beni en çok etkileyen de o oldu galiba. O durgunluğu, okula gideceği günki o ağlayışı... hatırlayınca bile kötü hissettiriyor. Bir de Hüseyin Efendi'nin çektiği videolarda küçük Sadık'ı görünce ben bile çok kötü oldum.
Ben galiba bu filmi izlerken gerçeklik algımı yitirdim yaa yaşananları gerçek sanıp üzüldüm bu yazıyı yazarken de aynı şekilde. Gerçekten yaşanmış gibi yazıyorum bi kendime gelmem lazım herhalde bu sadece bir film deyip hatırlatma yapmam gerekiyor ara ara.
...
Filmde tek sevmediğim kısım sanırım Birgül meselesi ya. Orayı çok anlamlandıramadım galiba. Yanlış anlamadıysam Hüseyin Efendi Sadık'ın Birgül ile evlenmesini istiyor diye Sadık bundan da kaçmış ama hastanedeki o konuşmalar onu daha önce sevdiğini göstermiyor mu? Gerçi onu affedip affetmediğini sormuştu ama ne biliyim kurabiyelerin tadı hala aklımda falan demesi kafamı karıştırdı. Birgül'e üzüldüm sadece.
Spoiler içeriyor
Öğretmen temalı filmlerin klasik konusu olan yaramaz, hırçın öğrencilere kaba kuvvet uygulamadan da güzel bir gelecek sunabilen bir öğretmeni izledik yine ama bu sefer işin içinde müzik de vardı. E daha güzel. Aslında ben artık öğretmenlerin eskisi gibi çok etkili…devamıÖğretmen temalı filmlerin klasik konusu olan yaramaz, hırçın öğrencilere kaba kuvvet uygulamadan da güzel bir gelecek sunabilen bir öğretmeni izledik yine ama bu sefer işin içinde müzik de vardı. E daha güzel.
Aslında ben artık öğretmenlerin eskisi gibi çok etkili bir yönlendirici olduğunu düşünmüyorum yani bu senaryolar eskiden daha gerçekçi geliyordu şimdiyse öğretmenlerin sözü bile dikkate alınmıyor maalesef. Gerçi ben hiç böyle bir öğretmene rastlamadım o yüzden de bu şekilde düşünüyor olabilirim bilmiyorum. Benim hayatıma iyi yönde etki eden tek bir öğretmen vardı o da ablamın müşterisiydi. Yani ablamı tanıyordu diye adımı falan biliyordu ama hakkını yemeyeyim iyi bir kadındı ondan sonra kendimi bir şey sandım derslerim falan düzeldi jdsfljfj
Genelde benim denk geldiğim öğretmenler ön planda olan öğrencileri daha çok benimsiyor ya da ne biliyim ailesi çocuğun üstünde çok duruyorsa ekstra ilgileniyorlardı ve benim gibi sessiz sakin öğrenciler aile yönünden de pek ilgili değilse arka plana atılıyordu. Geçen gün arkadaşıma okul travmalarımı anlattığım için aklıma geldi de öğretmen yönünden hiç şanslı değilmişim.
Mesela bir hoca vardı onu istesem de unutamam direk kötü hoca deyince gözümün önünde canlanıyor korkunç biriydi. Tek temennim onun gibi biri olmamak.
Bu arada bunun bir genelleme olmadığını, benim denk geldiğim hocaların öyle olduğunu hatırlatayım. Çok iyi ve keşke benim de öğretmenim böyle olsaydı dediğim öğretmenler de var. İşini severek yapan gerçek öğretmenler. Umarım hep böyle insanlara denk geliriz.
Bir de öğretmenlerin etkili olmamasının bir diğer sebebi de sosyal medyadan mıdır yoksa velilerden midir bilmiyorum en ufak şeyde bile direkt şikayet ediliyorlar. Tabii şiddetvari olayların şikayet edilmesine karşı değilim o yönden çok iyi oluyor en azından seslerini duyurabiliyorlar fakat söylenen bir cümleyi bile neden söyledine getirirsek ohoo. Öğretmenlerin işine çok karışılıyor ya öğrenci merkezli eğitimi çok yanlış anladılar çok.
Bugün bile Manisa'da bir çocuk elinde tüfekle okula gitmiş yaa, yaralı öğrenciler var. Daha birkaç ay önce aynısı yaşanmamış mıydı, anlamıyorum bu insanlara ne oluyor niye kimse bir şey yapmıyor sorumluluk falan almıyor. Çok yanlış bir zamanda yaşıyoruz çok..
Bu yazıyı yazmaya dün başlamıştım. Bitmiyor yok her gün eğitim alanında sinir olduğum bir olay daha yaşanıyor her gün farklı bir şeye sinirleniyorum.
Neyse bu konu hakkında konuşsam susamam herhalde filme geçeyim.
...
Filmde ilk başta orkestra şefi bir adam annesinin ölüm haberini alıyor ve Fransa'ya annesinin cenazesine gidiyor daha sonra kapıyı Pepinot adında biri çalıyor ve ona Clament Mathieu'nun günlüğünü getiriyor. Ben ilk başta ne anladım biliyor musunuz? Mathieu o okulda çalışmış ve yapamayınca orkestra şefinin o okula gidip öğrencilere öğretmenlik yapmasını isteyecek falan sandım ne alaka bilmiyorum hatta son kısımlara doğru beraber fotoğraf çektikleri an hemen ilk sahneyi açıp tekrar izledim o zaman dank etti o orkestra şefinin kim olduğu. Yani çok alakasız ama o fotoğrafı gördüğüm an duygulandım ya, nereden nereye.
Clement Mathieu'nu günlüğünü okurken 1949 yıllarına gidiyoruz. Fransa'da bir yatılı okul ve bu okulda da savaş sonrası olduğu için kimsesiz ve zor durumdaki ya da okullarda disiplin sorunları yaşayan erkek çocukları kalıyor e haliyle de çoğunlukla curcunanın olduğu bir okul.
Bir de okul müdürünün "etki tepki" adını verdiği bir disiplin yöntemi var yani çocuk bir şey yaparsa buna hemen bir tepki verilmesi gerekiyor bu tepki de ya dayak ya da hücre cezası oluyor. Mathieu bu yöntemin doğru olmadığını ve çocukların daha çok isyan etmesine ya da ispiyoncu olmasına teşvik ettiğini düşünüyor.
Mesela öğrencilerden biri okulun yaşlı görevlisine bir tuzak hazırlıyor ve bu görevli de ağır bir şekilde yaralanıyor Mathieu bunu bir şekilde öğrenip müdüre söylememeye karar veriyor çünkü eğer söylerse çocuk yine ceza alacak ve bunu tekrarlamasına sebep olacak. Onun yerine zararı telafi edebilmesi için yaşlı adama bakmakla görevlendiriyor. Böylelikle o öğrenciyi kötü olarak nitelendirmek yerine ona insanlık ve sorumluluk aşılamaya çalışıyor.
Bir insan yetiştirmek çok zor yaa, bunun sorumluluğunu almak falan. Ben hiç sorumluluk alabilecek bir insan değilim galiba. Son zamanlarda ara ara bunu düşünüp duruyorum. Hele ki bir çocuğun kişiliğini geliştirmek, ona hep destek olabilmek.. Benim kendime bile faydam yok bir başkasına nasıl olsun deyip duruyorum. Hatta itiraf edeyim bu tarz yapımlar her ne kadar içimi yumuş yumuş etse de daha çok stres oluyorum. Bu süreçten kurtulsam da mesleğe geçiş yapsam artık yaa durduk yere overthinklemekten bıktım artık.
...
Clement Mathieu aynı zamanda diğer öğrencilere de farklı yöntemlerle yaklaşmaya çalışıyor. Fakat çocuklar ona hakaret içeren şarkılar söylediğini görünce koro kurmaya karar veriyor. Çocukları seslerine göre gruplandırıp şarkı söyleyemeyen Pepinot'u da yardımcısı seçiyor. Her birine bir görev yükler falan. Pepinot'a çok üzüldüm ya, çok tatlı biriydi ve okulun en küçük çocuğuydu. Ona ailesinin cumartesi günü geleceği söylendiği için her cumartesi kapının önünde ailesini bekliyordu fakat ailesi savaş zamanı ölmüştü, bundan haberi yoktu.
Koro kurulduğu sırada Pierre Morhange hücrede cezalı olduğu için daha sonradan koroya katılmayı reddediyor fakat sesi o kadar güzel ki Clement bunu fark ettiğinde bir şekilde koroya katılmasını sağlıyor. Annesiyle ilgili bir sorun vardı sanki o kısmı çok hatırlamıyorum neyse Pierre koronun solisti oluyor ve daha sonra Mathieu'nun desteğiyle konservatuara burs kazanıyor ve ünlü bir orkestra şefi olarak yetişkinliğe erişiyor.
İlk başta gördüğümüz orkestra şefi de Pierre.
...
Çok haylaz ve muhtemelen psikolojik sorunları olan bir çocuk Mondain hırsızlık yaptığı iddiasıyla okuldan atılıyor ve bir gün müdür de okulda yokken yangın çıkarıyor. O sırada Mathieu çocukları alıp ormana gittiği için bir nevi kuralları ihlal ettiği gerekçesiyle kovuluyor. Eğer o okulda olsaydı yangın çıkmazmış falan filan. Yani çocukların okulda olmaması, canlarına zarar gelmemesi de bu durumu kurtarmıyor maalesef bir cumartesi günü okuldan kovuluyor ve o sırada ısrarla peşinden gelen Pepinot'u da alıp gidiyor.
Mathieu'nun okuldan çıktığı an çok duygusaldı ya bir an ben bile hiçbiri onunla vedalaşmayacak sanmıştım ama pencereden uçurdukları kağıt uçaklarla veda ettiler. Mathieu'nın her ne kadar başarısız olduğunu düşündüğü bir hayatı olsa da kimilerinin hayatında derin bir etki bırakmıştı.
Çok güzeldi yaa koroda çalan her şarkıyı çok sevdim, sürekli söyleseler hiç sıkılmadan dinleyebilirim ara ara açıp dinliyorum zaten. Pierre'nin sesi de çok güzelmiş hatta gerçekten korodan seçilmiş bir şarkıcıymış. Bu arada söyleyemeden edemeyeceğim komşumuzun oğluna çok benzediği için ve o çocuğu da pek sevmediğimden izlerken biraz sinir olmuştum ama sesi gerçekten güzel jdbfdfnj
Spoiler içeriyor
Stanley Kubrick'ten izlediğim ikinci film. Yönetmen gerçekten sıkıcı diye düşündüğüm türleri bile ilgiyle izlettiriyor yani en azından bende öyle oldu. Siyah beyaz çekilmesi bile hoşuma gitti. Sanırım yönetmen savaşın karanlık yüzünü öne çıkarmak için böyle bir tercih yapmış. Şimdi 1.…devamıStanley Kubrick'ten izlediğim ikinci film.
Yönetmen gerçekten sıkıcı diye düşündüğüm türleri bile ilgiyle izlettiriyor yani en azından bende öyle oldu. Siyah beyaz çekilmesi bile hoşuma gitti. Sanırım yönetmen savaşın karanlık yüzünü öne çıkarmak için böyle bir tercih yapmış.
Şimdi 1. Dünya Savaşı'nda bizim tarafta neler yaşandığını az çok biliyoruz Allah o günleri tekrar yaşatmasın ama savaş yani, çok zor günler geçirilmiş. Bizim tarafta da karşı tarafta da.
Bu filmde daha çok Fransız cephesinde yaşananları görüyoruz o hırslı generallerin masum insanları ölüme yollaması, askerlerin o çaresizliği, ölüm korkusu, adaletsizlik.. Her savaş meydanında yaşanan klasik şeyler.
Öncelikle filmde yaşananların kurgu olduğunu ama masum askerleri ölüme yollayan bir generalin de olduğunu belirteyim. 1915'te Fransız ordusunda saldırıyı reddeden askerlere karşı ibret amaçlı 4 asker idam edilmiş. Bu olay da tarihe Souain Onbaşıları Olayı olarak geçiyor.
Bu olayı es geçip filme dönecek olursak burada da 1916'da Fransız General Broulard Almanların en güçlü savunma cephesi olan Ant Tepesini ele geçirme emri veriyor ve General Mireau da terfi etme umuduyla bu zor emri kabul ediyor. Bi nevi askerleri intihara gönderiyor hatta bir an o kadar hırslanıyor ki kendi askerlerine ateş açma girişiminde bile bulunuyor. Neyse ki oradaki komutanlardan biri yazılı bir emir olmadığı sürece bunu kabul edemeyeceğini söyleyip ateş açmıyor.
Daha sonra General Mireau askerlerin korkaklık yaptığını bahane ederek diğer askerlere ibret olsun diye 100 askerin kurşuna dizilmesi gerektiği fikrini ortaya atıyor fakat General Dax buna karşı çıkıyor. Tüm çabalarına rağmen idam kararını iptal ettiremiyor ama idam edilecek kişi sayısını üç kişiye indiriyor. Bu üç kişi de ya rastgele ya da bir çıkar uğruna seçiliyor. Dile kolay üç kişi ama üç ayrı birer hayat..
Askerlerin korkusunu derinden hissettim ne için ölüme gittiğini bile bilmemeleri, onlara bir hayatı yokmuş gibi davranılması ve her şeyin sadece 'rütbe almak' uğruna olması canımı çok sıktı.
İdam sahnesi ağırdı, her şey bir anda oldu doğru düzgün yargılanmadılar bile gerçi yargılayanlar da kararı en başından vermişlerdi sadece yargılamak için yargıladılar.
...
Filmi izlerken bir ara çok erkek bir film hiç kadın karakter yok diye düşünmüştüm taa ki son kısmında Almanya'dan esir aldıkları kızı görene kadar. Filmlere cinsiyet yüklemiyorum tabii ama dikkatimi çekmişti söyleyeyim dedim. Neyse kızın şarkı söylediği sahne çok güzeldi - kızı aşağılar gibi güzel bir şeyi yok tek güzel şey sesi- demelerini kastetmiyorum ama o kısımda söylenen şarkı filmi daha anlamlı hale getirmiş bence. Hem şarkı güzeldi hem sesi hem de hissettirdikleri. Boşuna dememişler müzik evrenseldir diye. Gün gelir savaştığın milletin bir ezgisine kapılıp kendi acına ağlarsın minvalinde bir sahneydi.
Film savaş filmi gibi görünse de aslında çok fazla savaş sahnesi görmedik daha çok savaşmanın anlamsızlığını ve askeri liderlerin ikiyüzlülüğünü izledik. Film bunu eleştirdiği için çeşitli ülkelerde sansüre uğramış Fransa'da 1975 yılına kadar yasaklanmış aynı şekilde Almanya da iki yıl.
Türkiye'de ise ilk defa 1977 yılında TRT'de gösterime girmiş fakat Albay Dax'ın General Mireau'ya söylediği "Milliyetçilik, alçakların son sığınağıdır." sözü yüzünden savcılık, milliyetçiliği aşağıladığı gerekçesiyle filmin yayına hazırlanmasında çalışan ekibe soruşturma açmış ama sonuçlanmamış herhalde çünkü film gösterime girmiş. Alın bu bilgiyi ne yapıyorsanız yapın.
Spoiler içeriyor
Yeni kitaplar almayı hak edebilmek için öncelikle evdeki kitapları bitirmeye çalışıyorum bu da o kitaplardan biriydi. Yanılmıyorsam lisedeyken bir hevesle alıp okuyacağım diyordum ama asla okumadım, aldığım günden beri rafta duruyor. Bu aralar hikaye okumayı sevmiyorum dedikçe inatla hikaye okuduğumu…devamıYeni kitaplar almayı hak edebilmek için öncelikle evdeki kitapları bitirmeye çalışıyorum bu da o kitaplardan biriydi. Yanılmıyorsam lisedeyken bir hevesle alıp okuyacağım diyordum ama asla okumadım, aldığım günden beri rafta duruyor.
Bu aralar hikaye okumayı sevmiyorum dedikçe inatla hikaye okuduğumu fark ettim yani genelde yüzeysel anlatılıyor diye yakınıyordum fakat bu kitapta hiç o şekilde düşünmedim. Belki de hikaye okumaya alışmışımdır bilemiyorum.
Neyse bu kitapta da Sabahattin Ali'nin çeşitli dergi ve gazetelerde yayımladığı 9 öykü yer alıyor.
Bunlar;
Ses
Köpek
Sıcak Su
Mehtaplı Bir Gece
Köstence Güzellik Kraliçesi
Çirkince
Apartman
Gramafon Avrat
Bir Mesleğin Başlangıcı
Anlatılan her öykü aman aman güzeldi diyemem ama bazılarını sevdim. Bir de şeyi düşündüm eskiden dergi okuma kültürü çok iyiymiş yaa. Yani her seferinde "Aa bu yazarın hikayeleri güzel acaba yine ne yazmış?" diye bi merakla dergiyi alıp okuduğumu düşündüm ve çok hoşuma gitti.
Ya da mesela yazar İçimizdeki Şeytan kitabını, Ulus gazetesinde 87 bölüm şeklinde tefrika etmiş ve bir sene sonra da kitap şeklinde basılmış. Araya ne kadar bir süre giriyordur bilmiyorum ama devamında ne olacak diye beklemek istedim nedense. Tabii o zamanların dizileri de bu kısa hikayeler oluyordur muhtemelen.
Gerçi düşününce bizde de dijital olarak Wattpad vardı sürekli yazarların yazılarını bekliyorum ve bi hevesle okuyordum sonra da zaten işin içine reklam girdi ve bazıları kitap olunca güzel olup olmadığına bakılmadan herkes kitap çıkarmaya başladı ve yine reklam.. Bazı filmlerin konusunu da Wattpad'den almaya başladılar falan filan. Bazı konularda çok abarttılar bence bilmiyorum ama ilk senelerde çok güzeldi keşke öyle kalmaya devam etseydi.
Bir aralar dergiler de çok popülerdi ama hangisini alacağıma asla karar veremiyordum hatta artık her ay dergi alacağım diye bir karar almıştım ama sadece bir ay alabilmiştim benim süreklilik bu kadar oluyor maalesef.
Neyse kitabı okurken aynı zamanda aklımdan bunlar geçmişti söyleyeyim dedim.
...
İlk olarak "Ses" hikayesinde, yolculuk yapan iki arkadaş bozulan kamyonu beklerken bir çobanın türkü söylediğini duyuyor ve hayran kalıyorlar o sese. Daha sonra içlerinden biri türküyü söyleyen adamla tanışıp onun sesinin olağanüstü olduğunu ve kendisinin de sesten anladığını söyleyerek ona yardımcı olacağını, sesini herkese duyuracağını diyor ve türküyü söyleyen Sivaslı Ali'yi şehre çağırıp bir yarışma gibi bir yere davet ediyor. E tabi adam hep kendi kendine türkü söylemiş hiç sesinin güzelliğini birilerine kanıtlamaya çalışmamışken birden böyle bir ortamda bulununca ne yapacağını bilememiş ve sesini bile kontrol edememiş. Juriler gelen başka birine ilgi gösterince adamın tüm hayalleri yıkılmış. Hayal dediğim de sesini kanıtlayıp yurt dışına çıkmak falan da değil yani, eline bir miktar para geçer diye düşünmüş ama o da olmamış. Tabii onu davet edenler de bir o kadar yerin dibine girmiş. Sonra Sivaslı Ali elindeki tek şey olan sazını da satıp çadırına geri dönmüş.
Bu hikayede Sivaslı Ali'ye tabii ki üzüldüm, o mahcubiyetini derinden hissettim ama beni asıl etkileyen sanırım söylediği türküydü. Aslına etkilemek değil de unuttuğum bazı anıları falan hatırlattı tuhaf hissettim.
Abim eskiden o kadar çok dinliyordu ki bunu yani dvd oynatıcılar vardı bizde, sürekli bunu açıyordu diye hatırlıyorum ama sürekli yani. Şu an bile eski defterlerini falan bulsam bunun sözleri yazıyordur kesin buna o kadar eminim ki bunu yazdıktan sonra onu bulmaya çalışacağım jdnjfd
Bu arada bu dediğim zamanlarda da maksimum sekiz yaşında falanım. Unuttum sanıyordum o zamanları ama bir şarkı ve birkaç fotoğrafa bakınca geri geldi.
Güzeldi o günler yaa.. Hep büyümek istiyordum ama ne biliyim büyüyünce böyle mi olacaktı? Daha farklı hayal ediyordum her şeyi. Yine buna da şükür diyorum ama hep bi olmamışlık var, belli ediyor kendini.
...
Her hikayeyi kısa kısa anlatacağım diyordum ama üşendim şimdi ya ama genel olarak hayattan hikayeler vardı yani geçmişte bir insanın karşılaşabileceği herhangi bir olayı okuyormuş gibi hissettim.
Bu arada ek bilgi: İzmir'in Şirince Köyü'nün eski adı Çirkince'ymiş. Alın bu bilgiyi ne yapıyorsanız yapın. Güzel anlattığından değil ama okurken orayı da gezmek istedim yaa.
Spoiler içeriyor
Stanley Kubrick'in biyografisini izledikten sonra filmlerini de izlemeyi düşünmüştüm ve ilk olarak Barry Lyndon'u izlemeye karar verdim. Gerçi filmin üç saat olması gözümü bir tık korkutmuş olsa da bir şekilde izledim. Dönem filmlerine karşı çok ön yargılıydım genel olarak çok…devamıStanley Kubrick'in biyografisini izledikten sonra filmlerini de izlemeyi düşünmüştüm ve ilk olarak Barry Lyndon'u izlemeye karar verdim. Gerçi filmin üç saat olması gözümü bir tık korkutmuş olsa da bir şekilde izledim.
Dönem filmlerine karşı çok ön yargılıydım genel olarak çok sıkıcı olduklarını düşünüyordum ama bu film bir tık hoşuma gitti yaa. Özellikle de kıyafetlerini çok sevdim ve kadınların giydiği elbiseleri beğenmenin yanında erkeklerin gömleklerinin o kol detayını falan çok beğendim. Bu yazıyı bitirdikten sonra ilk işim öyle bir gömlek bakmak olacak galiba ksjdjsfdk
...
Bence film dönemine göre çok iyi. Yani her sahne ayrı bir tablo gibi ve izlerken içine çekiliyordum sanki, sadece görsel olarak da değil müziğini de çok beğendim. Zaten Kubrick'in filmlerinde hep klasik müzik kullandığını biliyordum ama izlerken ayrıca hoşuma gitti.
Bir de Barry'nin hayatında daha neler olacak diye merakla izledim sonra kendi hayatıma baktım ve çok monoton bir hayat yaşadığımı fark ettim.
Ama helal olsun, yaptıklarının doğru olduğunu savunmuyorum ama cesaretli adammış Barry. Hayatın dibini de zirvesini de gördü ben olsam yapamazdım mesela.
İrlandalı Redmond Barry, kuzeni Nora'ya aşık olduğu için onun bir ingiliz subayıyla evlenmesini kabullenemiyordu bu yüzden onu düelloya davet etti. Bu düello mantığı da çok tuhafmış ya. Avrupalı aristokrasi ya da üst düzey askeri çevre genellikle hakarete uğradığı zaman itibarları zedelenmesin diye sorunlarını mahkemeye taşımak yerine kendi aralarında düello yaparak halletmeye çalışıyorlarmış. Düelloda da birbirlerine sıralı bir şekilde ateş açarak üstünlük sağlamaya çalışırlarmış neyse bizim Barry de bu İngiliz subayını vurmayı başarmış fakat onu öldürdüğünü sandığı için kaçmak zorunda kalmış.
Kaçarken de bir şekilde Prusya ordusuna katılmış sonra casusluk yapmış, kumarbazlık falan derken Avrupa aristokrasisine girmiş sonra da zengin bir kadın olan Layd Lydndon ile evlenip soyluluk unvanı edinmiş fakat Layd'nin önceki eşinden olan çocuğu Lord Bullingdon, Barry'i hiç sevmiyor ve ondan nefret ediyormuş gerçi nefret etmesini de haklı buluyorum. Barry her ne kadar kendi çocuğuna iyi bir babaysa Bullingdon'a karşı da bir o kadar kötü babaydı.
He bir de çocukları Bryan vardı. Bryan bir gün babasına bir at istediğini söylemişti ve Barry de doğum günü hediyesi olarak ona bir at almıştı fakat çocuk o günü beklemeyip habersizce ata binip düşmüştü. Ben Barry'nin atı vermeden önce oradan gideceğini, yine her zamanki gibi yeni bir hayat kuracağını düşünmüştüm ki belki de öyle yapacaktı bilmiyorum ama oğlunun attan düşüp ölmesi onu büyük bir buhrana soktu. Tüm gün içip sızıyor, acı çekiyordu.
Bu sırada da Bullingdon, daha önce herkesin önünde Barry'den dayak yediği için ve onun paragöz olup aileyi mali yönden yıpratmasını da esaba katıp bir düello yapmak istemiş.
Bu düelloda Bullington ilk atışı yapacakken başta boşa atış yapmak zorunda kalmış ben bu kısmı Barry'nin yine bir hile yaptığını düşünerek izlemiştim. Hani çok bencil ve fırsatçı bir adam ya, bunu da yapmıştır demiştim fakat sıra kendisine geldiğinde Bullington'a ateş etmek yerine toprağa sıkmış olmasına şaşırdım.
Acaba oğlu öldüğü için hayatı mı anlamsızlaşmıştı yoksa Bullington'a yaptıklarından pişman mıydı bilmiyorum ama Bullington, tekrar atış hakkı edinince Barry'i bacağından vurup düelloyu kazanmıştı.
Bacağını ampüte etmek zorunda kalan Barry, Lord Bullington ile anlaşıp İngiltere'yi terk etmek zorunda kalıyor.
Ve onun da hikayesi burada bitiyor. Bundan sonra ne yapmıştır bilmiyorum ama kesin yeni bir hayat kurmuş yeni bir kimlikle hayatını yaşıyordur.
Yani Redmond Barry ile başlayan hikayenin Barry Lyndon ile sonlanmasını izlemiş olduk. Ben ilk başta gerçekten böyle biri var sanıyordum ama sonradan sadece bir kitap uyarlaması olduğunu öğrendim.
Normalde böyle bir kurgu pek ilgimi çekmez ama bu filmin ayrı bir atmosferi vardı sürekli izleyesim geliyordu muhtemelen dört saat olsaydı yine izlerdim. Tabii doğal olarak sıkıldığım sahneler de oldu ama orayı da bir şekilde hallettik.
...
Stanley Kubrick bu film ile 4 Oscar ödülü almış. En iyi sinematografi, en iyi sanat yönetimi, en iyi kostüm tasarımı ve en iyi müzik olarak. Yani emek verilmiş bir film hatta biraz araştırdım da bu film için bir yıl çekim yapılmadan önce üç yıllık bir hazırlık sürecinden geçmiş. Hazırlık süreci dediğim de bu kostümleri ayarlamak, evleri, eşyaları dizayn etmek.. Her şeyin 18. yy'a uygun şekilde olmasını sağlamak için dile kolay üç yıl bir ön hazırlık. Tabi her sahnenin tablo gibi olması da kolay bir şey değildir muhtemelen.
Ben sevdim yaa ben güzel bir sanat filmiydi tavsiye edilir.