Blutv üzerinden ulaşılabilen güzel bir kısa film. Öncelikle filmin posterini çok beğendim. Filmin sanat yönetmeni ve poster tasarımlarını yapan kişi ile daha önce başka bir çalışmamız olmuştu, ben de kendisinin paylaşımlarından öğrendim sözkonusu filmi. Hazır yeni izlemişken yorum yapayım bari.…devamıBlutv üzerinden ulaşılabilen güzel bir kısa film.
Öncelikle filmin posterini çok beğendim. Filmin sanat yönetmeni ve poster tasarımlarını yapan kişi ile daha önce başka bir çalışmamız olmuştu, ben de kendisinin paylaşımlarından öğrendim sözkonusu filmi. Hazır yeni izlemişken yorum yapayım bari.
Evvela film, belli ki iki ayrı filmin, ortak bir tema birleştirilmesinden oluşmuş. Açılışta yönetmenin gerçek ve kendi hikayesini anlattığını söylüyor zaten. Yönetmen Burak Çevik i doğrudan tanımıyorum, manifold da bir iki yazısına denk gelmiştim, daha sonra da bahsettiğim gibi ortak çevremiz olduğunu öğrendim. Takip ettiğim kadarıyla bir şeyler denemekten heyecan duyan birisi. Filmin ilk yarısı bunu doğrular nitelikle.
İlk bölümün deneyselliği sizi etkiliyor gerçekten. Ben tüm 1 saatin böyle geçeceğini sanmıştım fakat film aniden yön değiştiriyor; iki karakterin ilk tanışmalarını ve kahvaltılarını izliyoruz böylece.
Sanırım film, aile arasındaki bir tabuyu yıkmak ya da en azından hesaplaşmak adına çekilmiş. Bu açıdan bakınca ilginç bir şeyler izliyormuş hissine kapılmamak elde değil. Sadece bazı yerlerde kurgu hataları dikkatimi çekti. Sanırım şöyle bakmak lazım; deneysel bir hikaye anlatımı ve montaj tekniğiyle birlikte kahramanların bir gününü göstererek masalsı bir atmosfer yaratmak hedeflenmiş. Gene de, ikinci yarı boyunca ne karakterlerin motivasyonlarını ne de ruhsal durumlarını anlayabiliyoruz. Evet kuvvetli bir melankoli hakim ama bu his nasıl sosyopatlığa varıyor emin değilim. Görüntü yönetmenliğini beğendim, ilginç açılara sahipti, cesur davranılmış. Dialoglar ise yer yer gerçeklikten kopmuş ve özellikle mesaj verme kaygısı olan sahneyi gereksiz buldum.
Gelgelelim aidiyet üzerine bence çok ilginç ve heyecan verici bir hikaye daha iyi değerlendirilebilirmiş gibi geldi. Çok hoş bir malzeme var, kuvvetli bir damar yakalanmış; fakat sanki yetersiz. Bilemiyorum belki de ben kafamdaki formasyonu arıyorumdur. Gene de kullanılan teknikler çok hoş. İlk bölümde mekanların bir oyuncu gibi kullanılması; ikinci bölümde kahvaltı sofrasının sabit bir açıyla gösterilmesi, tüm hikayenin bilinenlerden çok duyumsananlar üzerine inşa edildiğinin güzel bir tasviri. Orman sekansındaki tüm o durağanlığın bir cinayete ve müebbet hapse varıyor olması kontrastı ve duyguyu arttırıyor.
Posteri çok beğendiğimi tekrar söylemeliyim. Sanırım ikinci kısımdaki at hikayesinden esinlenilmiş. Aidiyet, teslim olma gibi insana korku veren bağımlılıkların varlığı ama ne yaparsak yapalım ait olmaktan da kurtulamamamızın melankolisi beni de tekrar üstüne düşünmeye itti. Filmde de Pelin'in hep baskınlığını vurgulayabileceği; birilerini veya bir şeyi yönetebileceği bir mesleği aradığını görüyoruz. Onun tam tersine Onur ise emir almaktan memnun; askerlikte çok rahat, ailesiyle şehir şehir gezerken sesini hiç çıkartmıyor. Pelin bir noktada Onur'un aidiyetini öyle bir teste sokuyor ki, bu da zaten bizim öykümüze dönüşüyor.
Sonuç itibariyle belki bir Irvin Yalom alıntısı yapabiliriz;
"hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi görünür; bizi ayıran küçük bir köprü vardır, hepsi o kadar. ama sen tam bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam: bu köprüyü geçip bana gelir misin? işte o anda artık bunu istemeyiverirsin; sorumu tekrarlasam öylece suskun kalırsın. o andan itibaren aramıza dağlar ve azgın nehirler girer; bizi ayıran ve birbirimizden uzaklaştıran duvarlar örülüverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık yapamayız. ama o küçücük köprüyü düşündüğünde, sözcüklere sığmayacak kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın."