Aykırı bir yapım. Alışılmışın dışında, neredeyse "otistik bir film" demekte bile yer yer haklılık payı taşıyorum kendi nezdimde. Ya da daha naif bir ifadeyle; dinginliğin, huzurun ve hayatın sıradan detaylarına işleyen o sessiz kudretin sinemasal bir yansıması. Sözümona anlamsızlığı anlamlandırmaya…devamıAykırı bir yapım. Alışılmışın dışında, neredeyse "otistik bir film" demekte bile yer yer haklılık payı taşıyorum kendi nezdimde. Ya da daha naif bir ifadeyle; dinginliğin, huzurun ve hayatın sıradan detaylarına işleyen o sessiz kudretin sinemasal bir yansıması. Sözümona anlamsızlığı anlamlandırmaya çalışan değil, bizzat anlamsızlığın kendisinde saklı anlamı duyumsatan, kendine has, nev-i şahsına münhasır bir eser bu.
Perfect Days, küçücük ve önemsiz görünen detayların aslında insan ruhuna ne kadar iyi geldiğini adeta ilmek ilmek dokudu ruhuma. Basit ama ihmal edilen alışkanlıkların mutluluğa açılan kapılar olduğunu, gösterişsizliğin içinde gizli bir asaletin varlığını bana haykırdı diyebilirim. Sanki gündelik yaşamın gürültüsünden uzak, içsel bir yolculuğa kabul buyuruyor izleyeni. Evet, yer yer sahnelerdeki durağanlık, tekdüzelik insanı yorabilir; fakat işin sırrı tam da burada. Bu tekdüzelik içinde zihin, belli bir noktada kendi anlamını yaratmaya başlıyor. Film izleyicisini düşünmeye, sorgulamaya, sahnelerin ötesini görmeye davet ediyor. Fakat bu, her gözün görebileceği bir şey değil. Yüzeyde arayanlar için film, fazla basit ve hatta yavan gelebilir. Lakin derine inebilenler için her durağan sahne, her sessiz an, bir mesaj taşıyor: “Hayat karmaşadan değil, farkındalıkla süzülen sadelikten ibarettir.” diyebiliyor bizlere. Bu nedenle, filmi izlerken o sıradanlığın içine nüfuz edebilmeli; hızlı ve parçalı dünyamızın dayattığı tempo yerine, bir anlığına da olsa yavaşlamaya, durmaya ve hissetmeye gönüllü olmalıyız. Ancak o zaman bu filmin damarlarıza işlemek istediği anlam, vücudumuzda hayat bulabilir...
Uzun zamandır varoluşun anlamına dair bir kıyı arayan, hayatın anlamını yalnızca düşünsel çalkantılar arasında değil, gündelik eylemlerin sessizliğinde aramaya çalışan biri olarak — evet, belki de bir kuşun durup su yudumladığı ânın bile anlamdan mahrum kaldığına inanan biri olarak (önceki gönderime ithafen) — bu filmde kendimden bir parça buldum. Daha doğrusu, o parçanın kırıklarını, yıllardır arayıp da bir araya getiremediğim izleri, ilk kez bir bütünlük içinde hissedebildim. Zira çağımız, zamana karşı sürekli yarıştığımız, anlamı hızın kurbanı ettiğimiz bir dönem. Her şeyi aceleyle yaşıyor, tüketiyor, bitiriyoruz. Sevdiğimiz şeyleri bile o kadar çabuk harcıyoruz ki, geriye ne bir tat, ne bir iz, ne de bir mana kalıyor. Farkında olmadan, yaşamı yaşanılır kılan o yüce anlamı; bir bakışta, bir durakta, bir sabahın ilk ışığında yahut sıradan bir anın sükûnetinde bir hiç gibi harcıyoruz. Umarım bir gün başımızı semaya kaldırdığımızda, yalnızca bulutların geçici gölgelerini değil; göğün sessizliğinde yankılanan dünyevi anlamın zarif bir tezahürün hakikatini de görebiliriz. En başta kendim olmak üzere, bütün Raf ahalisine olduğu kişiden daha da iyi olmayı temenni ediyorum..