Seneler evveldi... Antalya’nın bir sahafında, tozlu rafların en kuytusunda, üstüne nice kitap yığılmış biçimde rastlamıştım "Yalnız Seni Arıyorum’a." O vakitler toyduk; ne mektuplar anlam taşırdı, ne de anlamlar bir mektubu taşıyacak kadar derindi içimizde. Sayfaları şöyle bir karıştırıp usulca yerine…devamıSeneler evveldi... Antalya’nın bir sahafında, tozlu rafların en kuytusunda, üstüne nice kitap yığılmış biçimde rastlamıştım "Yalnız Seni Arıyorum’a." O vakitler toyduk; ne mektuplar anlam taşırdı, ne de anlamlar bir mektubu taşıyacak kadar derindi içimizde. Sayfaları şöyle bir karıştırıp usulca yerine koyduğumu hatırlıyorum.
Yıllar geçti. Yaşlandık mı, büyüdük mü bilinmez ama bu defa Ankara’nın ortasında, bir mağazada çıktı karşıma kitap. Elime aldım yeniden, sayfaları çevirdim. Her satırda içimde bir şeylerin değiştiğini, Kızılay’ın kalabalığında sessizce yaşlandığımı hissettim. Kapattım kitabı, rastgele bir sayfa açtım. Kitabın başından bir sayfa, gözüm son cümleye takıldı:
“Söylediğim gibi, mektubunu bekliyorum Nahit. Sevgiyle gözlerinden öperim.”
Ah Orhan Veli... Yüreği ince, yüzü yorgun insan... Sefaletin içinde gözü tok kalabilen nadirlerden... Sevgiyi böylesine zarafetle taşıyabilen o nadide kalem... Bu incecik kitap, yalnızca bir aşkın değil; bir dönemin, bir çevrenin ve bir kalbin aynası. İçinde Sabahattin Ali’den Necip Fazıl’a kadar pek çok ismin gölgesi dolaşır. Ama en çok da Orhan Veli’nin kendisiyle karşı karşıya gelir insan. Ah Orhan… Aşkın karşısında ne direnebilen ne de kaçabilen bir avare. Kısa ama derin ömrüne bir destan gibi sığdırdığı duygularla, sevdasına tutsak olmuş bir biçare... Ve karşısında Nahit Hanım... Cumhuriyetin zarif yüzü. Sanatçılar dünyasının gözdesi. Sabahattin Ali’nin karşılıksız aşkı, Necip Fazıl’ın da methine mazhar olmuş bir hanımefendi...
Mektuplara sevdalı her okur için bu eser, raflarda kalmamalı. Okunmalı. Orhan Veli’nin dilinden dökülen kırıntılarda, dönemin ruhunu, dostluklarını, çatışmalarını ve kaygılarını görmek mümkün. Bu benim ikinci okuyuşum. İlki aceleye gelmişti, yüzeysel geçmiştim üzerinden. Ama bu kez başka hislerle okudum; bu kez, yargılamak değil, anlamak istedim.
Orhan Veli’nin aşk karşısındaki hali, beni hayli şaşırttı. Gurursuz, hatta yer yer ezik duran bir tutum... Oysa muhatabı Nahit Hanım olunca, nedenini seziyor insan. O kadar saygın, o kadar tahsilli biri ki... Orhan’ın bu denli ürkek olması, Nahit Hanımı kaybetme korkusundan geldiği aşikar. Nahit Hanım’ın, Veli’nin hayatını ihtişamlı bulduğu, onu kıskandığı ve yanlış aktarılan bilgiler yüzünden aralarında soğukluk oluştuğu kimi mektuplarda açıkça geçiyor. Soğuk bir Nahit Hanım’a karşılık, yanan bir Orhan Veli… Onun yükünü tek başına sırtlanan o beş parasız adam...
Ne yazık ki Nahit Hanım’ın mektupları eksik. Bu eksiklik, aralarındaki dengeyi tam olarak görmemize bir balta vuruyor elbette lakin Orhan Veli’nin kendini ne kadar yetersiz, ne kadar mahcup hissettiği Nahit Hanımın mektuplarına verdiği cevaplardan sızıyor. Boynu hafiften bükük, sevgisinde duru ama derin bir insan profiliyle karşılaşıyor insan çoğu sayfada. Şatafattan uzak, sadelikle büyüyen bir kalp... Sadakati ise en çok dokunan yanı. Çünkü bu kitap, Orhan Veli'nin şair yönünden değil, insani sesinden konuşuyor. Orhan Veli burada mısraların değil, kaldırımların efendisi... Herkese hitap etmez belki ama, ilgilisi için büyük vaatler taşıyan bir hazine bu eser.
Son olarak sevdiğim bir alıntı ile bitirmek isterim gönderimi. Umarım bir gün bizde bu mektuplara konu olan şahsiyetlere bürünür, anlamları bu denli yoğun sevdalara tâbi oluruz.
"Sende küçük zevklerin için beni bu kadar küçültme. Küçültüyorsun demiyorum ama küçültebilirsin. Fakat o zaman, emin ol ki, kaybedeceğin şey daha büyüktür. Bu ben değilim, sadece sana karşı olan hissim, sana bu kadar bağlı bir insanı, seni deli gibi seven bir insanı bu denli mühimsemezsen, herhalde hata edersin. Resimlerde, sözlerde, hatıralarda, kokularda, renklerde, her şeyde seni arıyorum. Yattığım vakitler yalnız seni düşünüyorum. Bunları sen benim söylememe hacet kalmadan bilmeliydin..."
Kitabın sayfaları arasında gezinirken zihnimde şu parça dönüp duruyordu sürekli. Açıp dinlediğim zaman, bir kez daha kendimi tamamlanmış hissettim kitapla beraber. Ne demiş Ferdi Özbeğen:
"Sevmesini bilmiyorsan, bakma sakın gözlerime.
Mutlu olmak istiyorsan, inan, inan sözlerime..."