Spoiler içeriyor
Bu filmi gerçekten izlemeye hazır olduğumda 23 yaşındaydım. Hep gördüğüm o afişteki kadınla tanışma zamanı gelmişti! Filmin sahnelerden oluşmasını ben sevdim çünkü bu sayede kendimi filme verdim ve olayların sıralamasını anlamaya çalıştım. Bazı iğrenç sahnelere hiç gerek yoktu kanımca ki…devamıBu filmi gerçekten izlemeye hazır olduğumda 23 yaşındaydım. Hep gördüğüm o afişteki kadınla tanışma zamanı gelmişti!
Filmin sahnelerden oluşmasını ben sevdim çünkü bu sayede kendimi filme verdim ve olayların sıralamasını anlamaya çalıştım. Bazı iğrenç sahnelere hiç gerek yoktu kanımca ki izlemedim zaten. Rahatsız edici gerçekliği izleme zevki olan insan kitlesi kim? Öğrenmesem daha iyi zaten. Sonra o rastgele sohbet ve tartışmalar, bir anlamı elbette ki vardır sanırım tek izlemeyle olacak bu iş değil bu filmi anlamak.
En sevdiğim sahne adrenalin iğnesi sahnesiydi. Çünkü Mia ve Vincent uyumu çok hoşuma gitti. Adrenalin iğnesi vurulduktan sonra anlatmadığı fıkrayı anlatmasına bayıldım:d
“üç domates yolda yürüyorlarmış. baba domates, anne domates ve bebek domates. bebek domates geride kalmaya başlıyor ve baba domates gerçekten sinirleniyor. geriye dönüyor, onu eziyor ve şöyle diyor
ketçap.”
Çok çok hoştu..
Sonrasında aralarında hiçbi şey olmadan sadece çekimi izlememiz olayına bayılıyorum. Ayriyetten seyir zevkini yükselten bi olay bence. Herkes yazmış ama evet benim de en sevdiğim replik:
"Gerçekten özel birisiyle tanıştığımızı bildiğimizde ve bir dakikalığına çenemizi kapatıp rahatça sessizliği paylaştıktan sonra saçma sapan konuşuruz."
Sonrasında Jules’in inançla ilgili ve mucize detaylarıyla hayatı anlamlandırma çabası da çok hoşuma gitti. Oturup sorgulayan ve yaşadıklarını anlamlandıran bir karakter. Mesela Vincent’te oturup bi düşünseydi ve yaşadıklarını anlamlandırmak isteseydi belki de ölmeyecekti. Hayat ona 2 şans verdi. 1.si Jules’in de yanında olduğuydu. Diğeri ise Mia’nın fazla doz alma sahnesi ve onu iğneyle kurtarması. Bu sefer de yine ölümden döndü. Şayet Mia ölseydi kendisi de ölecekti. Yine de bildiğini okumaya devam etti. Tuvalette dergi okuma mevzusu mesela. Kafede bu alışkanlığı yüzünden belki de en yakın arkadaşı Jules’i kaybedecekti ama kaybetmedi. Ve Vincent bu alışkanlığını yerine getirirken öldü. Hayat ona tekrar bi şans vermedi. E birde tabi nasıl yaşarsan öyle ölürsün. Yani Jules o vaazları boşuna vermedi. Yani Jules’in de dediği gibi "Bak, kör adamı oynamak istiyorsan çobanın yolundan git ama benim gözlerim ardına kadar açık."
Butch’a gelince. Atalarına ve yadigarlarına saygı duyan bir karakterdi bu sayede ödüllendirildi. Bu saygısı olmasaydı o da hayatta kalamazdı. Seçimleri doğruydu. Bu saygısından dolayı belkide hayat onu günahından dolayı sınadı ve o sınavdaki seçimi doğruydu. Anlatmak istediğim şey Marsellus’u o halde bırakabilirdi. Ama bırakmadı. Çünkü hatasını düzeltmek için ona bir şans verildi. O piti piti de kendisi çıkmadı mesela. Tecavüze uğrayan belki de kendisi olacaktı. Kayıtsız kalmadı yaşananlara..
Yaşamayı ciddiye almak gerek işte. Öyle rastgele yaşamayacaksın. Seçimlerinin bazen bedeli olacak ya da hayat sana bazen belki de seçimlerinden sonra “emin misin” minvalinde tekrar seçimler yaptıracak. Düşüneceksin hayatı, sorgulayacaksın ki öğrenebilesin. Olgunlaşabilesin, tecrübe sahibi olabilesin. Rastgele yaşamakla olmuyor. Yaşanmıyor. Yaşamak nefes almakla bitmiyor. Sebebini bulacaksın bu dünyaya gelmenin..