Ülkemizin taşrasında kocası ölen yaşlı ve geleneksel bir kadın ne yapar? Kendine bakabilecek durumdaysa yaşamını tek başına sürdürür, değilse kızının veya oğlunun yanına taşınır, torun bakar, bağ-bahçeyle uğraşır, örgü örer, kadın günlerine gider, ev işi-dini vazifeler filan derken günler geçip…devamıÜlkemizin taşrasında kocası ölen yaşlı ve geleneksel bir kadın ne yapar? Kendine bakabilecek durumdaysa yaşamını tek başına sürdürür, değilse kızının veya oğlunun yanına taşınır, torun bakar, bağ-bahçeyle uğraşır, örgü örer, kadın günlerine gider, ev işi-dini vazifeler filan derken günler geçip gider. Kadınların, hele ki yaşlı kadınların yaşamlarında talepkar olması düşünülemez bile.
Filmimizin kahramanı olan Sultan (Nur Sürer/1954) yaşamını sürdürdüğü Kastamonu Cide’de bu geleneksel yapıya çok zıt bir tavır sergiler. Hasta kocasının ölümünden sonraki gün, meşgalesiz yaşayamayacağı için yeniden evlenmesi gerektiğine karar verir.
Cide’den çıkıp İstanbul’da bir yaşam kurmuş bankacı kızı Reyhan (Aslıhan Gürbüz/1983) da, Cide’de kahvecilik yaparak yaşamını sürdüren oğlu Nevzat (Osman Sonant/1972) da Sultan’ın bu isteğine karşı çıkar. Sultan ise kararlılıkla olası talip üzerinden eyleme geçer. Evlenmeden önce ona sevdalı olan ve kendisi gibi “dul” kalan Rüstem’e (Necmettin Çobanoğlu/1953) gidip evlilik teklif eder. Sonuç hüsran. Görücü usulü devreye girer ve bir pazarcı olan Muharrem (Osman Alkaş/1955) de “şiddetli uyumsuzluk” nedeniyle listeden düşer. Sıradaki seçenek Almanya’dan memleketi Cide’ye dönen Refik’tir (Şerif Erol/1963). Refikle yaptığı sohbet Sultan’ın başka bir yaşama açılması için itici güç olur. Yıllarca sakladığı cinsel kimliğini ailesine açıkladıktan sonra çocukları ve eşi tarafından reddedildiğini anladığımız güçlü bir kişilik olan Refik, Sultan’a evliliğin tek çare olmadığını kendine bir hobi bulabileceğini söyleyen ilk kişidir. İşte bu öneri ve önüne düşen bir fırsat Sultan’ın pazarcılık ve ev pansiyonculuğu yapmaya başlamasının önünü açar.
Filmin diğer güçlü karakteri Reyhan ise babasının erkek kardeşine mirasından daha fazla pay bırakmış olmasını hazmedemediği için son derece ısrarlı bir ‘eşitlik’ mücadelesi başlatır. Hem Sultan’ın evlilik ve pansiyonculuk macerası hem de Reyhan’ın eşitlik ısrarı Cide halkını sarsınca aile içi gerilim yükselir.
Filmin senaristi Erdi Işık (1989), Kastamonu Cideli ve annesi bölgenin ilk kadın pansiyon işletmecilerinden biri. Dolayısıyla filmin gerçek yaşamdan izler taşıdığını söylemek yalan olmaz. Yönetmen Nadim Güç (1983), bu rahat akan ve mesajını TV dizisi tadında, çok net veren senaryoyu aynı çizgide çekmiş (-ki kendisi en bilineni Camdaki Kız olan bir sürü dizinin yönetmeni). Dümdüz ve üzerinde çok düşünmeye fırsat vermeyen bir film.
Cide’yi uzun yıllar önce Rıfat Ilgaz’ın “Sarı Yazma” isimli otobiyografisiyle tanımıştım. Ilgaz, kitabında çocukluk yıllarını geçirdiği Cide’yi ve çilelerle dolu yaşamını Karadeniz’in emekçi kadınlarını simgeleyen sarı yazmadan yola çıkarak anlatır. Filmde de sarı yazmayı, Sultan’ı pansiyonculuk işine başlatan Hayriye’nin (Deniz Özerman/1969) boynunda görüyoruz ilk kez.
Nur Sürer’in oyunculuğuyla parladığı filmi daha derinlikli bir anlatım bekleyerek izlediğim için hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Ancak, konu edindiği toplumsal sınıfı, o sınıfa mensup insanlara anlatabilmek ve zihinlerde bir pencere açabilmek için doğru yöntem belki de budur.
Bu arada 1960 yapımı bir Mukadderat (Ağlayan Gözler) filmi daha var. Muharrem Gürses’in yönettiği filmde Kenan Pars, Mualla Kaynak, Mürüvvet Sim oynamışlar. Merak edip araştırdım, pek bilgi bulamadım. Bendeki kaynakların hepsi “bir aile dramı” diyor. Bizim Mukadderat da komedi gibi durmakla beraber özünde bir dram aslında. Kadınların var olabilmek için hala büyük savaşlar vermek zorunda olduklarının naif şekilde tasvir edilmiş dramı.