“Cennet” Ama Değil: İlahi Bir Kaosun İçinde Kayıp Ruhlar Cennet gibi kusursuzluğu çağrıştıran bir kavramı diziye uyarlamak, büyük cesaret ister. Fakat bu dizi, o cesareti gösterse de ne yazık ki altını dolduracak sağlam bir evren ve anlamlı bir yapı kurmakta…devamı“Cennet” Ama Değil: İlahi Bir Kaosun İçinde Kayıp Ruhlar
Cennet gibi kusursuzluğu çağrıştıran bir kavramı diziye uyarlamak, büyük cesaret ister. Fakat bu dizi, o cesareti gösterse de ne yazık ki altını dolduracak sağlam bir evren ve anlamlı bir yapı kurmakta sınıfta kalıyor. İzleyiciye cennete giden bir çiftin hikâyesi vaat ediliyor, ancak sunulan şey kutsal bir düzen değil, kaotik ve tutarsız bir boşluk hissi.
En başta, melekler yerine cennet sistemini yöneten insanların olması izleyiciyi ilk dakikadan yabancılaştırıyor. Örneğin postacılık yapan karakterin insan olması, üstelik bu karakterin tek cazibesinin "oppa" olması, yapımın ne kadar yüzeysel bir temele oturduğunu gösteriyor. Cennet gibi metafizik bir yapının sıradan, dünyevi görevlerle işletilmesi inandırıcılığı yerle bir ediyor.
Günah, kefaret ve kurtuluş gibi temel temaların işlenişi ise oldukça muğlak. Dizide günah işleyip bunu telafi etmek mümkün gibi gösteriliyor ama bu sürecin nasıl işlediği hiç net değil. Cennete giren birinin tekrar cehenneme gönderilmesi gibi dinî metinlerle çelişen sahneler, senaryonun ne kadar rastgele ilerlediğini ortaya koyuyor.
“Başkan” adı verilen karakterin bir tür Tanrı figürü gibi resmedilip âşık olması, evrenin kendi içinde dahi çelişmesine neden oluyor. Ölen insanların sevdikleriyle kavuşması gibi evrensel inançlar hiçe sayılmış: Kadın annesini, adam babasını bulamıyor. Hatta yanlarında büyüyen bir kızın kendi babasıyla hiçbir yüzleşme yaşamaması da bu hikâyedeki duygusal yüzeyselliği gözler önüne seriyor.
Dizide, cehennemden kaçan bir adamın başka bir karakterin boğazını kesmeye çalıştığı sahne, artık sınırların tamamen aşıldığını gösteriyor. Sözde cennetteyiz ama cinayete teşebbüs eden insanlar, kesici aletler, silahlar cirit atıyor. Bu noktada izleyici “Bu gerçekten cennet mi?” diye sormadan edemiyor.
Cennette hâlâ günah çıkarma sahneleri, papazlar, ibadetler yer alıyor. Oysa tapınma bu dünyaya ait bir arayıştır; cennette arınmışlık ve huzur vardır. Aynı şekilde, sürekli köpeklerin gösterilmesi, diğer hayvanların yok sayılması da senaristin öznel bakışını evrensel bir düzene zorla yerleştirmesi gibi duruyor.
Reenkarnasyonun cennete dâhil edilmesi başka bir çelişki. Ruhlara “geri dönmek ister misin?” gibi sorular soruluyor. Cennet tamamlanmışlığın, sonsuzluğun yeridir. Oradan “geri dönmek” gibi bir seçenek sunmak, cennet kavramının doğasına ters düşüyor.
Kapitalist sistemin izleri bile bu sözde cennette görülüyor. Lüks evler, sınıf farkları, hizmet eden halk... Cennette değil de yüksek bütçeli bir tatil köyünde gibiyiz. Kadının ağa gibi kibirle haraket etmesi, karakterlerin teknoloji kullandığı, insanların hayvan formundan insana dönüştüğü sahneler, kurguya değil, absürtlüğe hizmet ediyor.
Dizinin en rahatsız edici yönlerinden biri de hikâyeyi uzatmak uğruna gizemi sulandırması. Cehenneme gönderilmesi gereken bir kadını 10 bölüm boyunca bulamıyorlar ama elinde bıçak olan kaçak anında yakalanıyor. Bir yandan da bazı karakterler geçmiş yaşamlarını hatırlarken, başka bedenlerde yaşamaya devam ediyor. Her şey bir düğüm yumağı gibi ve bu yumağın ortasında “cennet” diye adlandırılan yer, kusursuzluktan çok uzak.
Sonuç olarak, dizi; ilahi bir düzenden çok rastgele kararların, mantıksız kurguların, yüzeysel ilişkilerin hâkim olduğu dağınık bir evren sunuyor. Fikir büyük, cesaret var ama derinlik yok. Cennet gibi yüce bir kavram, ne yazık ki burada sadece fon olarak kullanılmış. İzleyiciye vaat edilen ruhsal bir yolculuk değil, şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla dolu bir yol kazası oluyor.