Geleceğe Mektup 1)- Hayat, garipliklerle bezeli bir labirenttir; insan bazen geçmişte yazdıklarını silip yeniden kaleme alırken, bir parça kendinden de sıyrılır. O silinmiş satırların ardından doğan kurtuluş hissi, zihnin puslu ufkunu aralar; Ve her yeni cümle, içte tomurcuklanan bir patika…devamıGeleceğe Mektup 1)-
Hayat, garipliklerle bezeli bir labirenttir; insan bazen geçmişte yazdıklarını silip yeniden kaleme alırken, bir parça kendinden de sıyrılır. O silinmiş satırların ardından doğan kurtuluş hissi, zihnin puslu ufkunu aralar; Ve her yeni cümle, içte tomurcuklanan bir patika gibi yüreği kabartır, soluklara derinlik katar.
Belki de ilk kez, bu döngüyü hayata geçirmek, bana bu denli huzur ve haz veriyor.
Çünkü mühim olan yazmak, kimi zaman yeniden doğmaktır. Bu mühim olan eylem, kalemin ucunda geçmişi gömmek, geleceğin Âyinesini yeni bir duayla çağırmaktır kimi zaman...
Şimdiden geleceğin koynuna, bir gün yollarımızın kesişeceği o eşsiz ruha sevgilerimle... Zamanın ince dokusunda saklı bir vakitte, rüzgârın serin esintisiyle aynı yelde, aynı anda savrulmak dileğiyle...
Kalbimin en derin yerinden, varlığıyla yazgımı güzelleştirecek olana kişiye saygılarımla.
Zamanın her kıvrımında, sessizliğin en derin yerinde yerini saklayarak, henüz tanımadığım seni ve gelişini, bir dua gibi; sessizce bekliyor olacağım...
Her yazdığımın ardından dönüp baktığımda, önceki düşüncelerimi görüp nelerin değiştiğini fark etmek hâlâ bana umut veriyor. Geçmişin vakitlerinde satırlarıma hâlâ biraz tutunuyorum ama artık daha umutluyum. Dünya denen bu sahte aynada kendime yabancı düşmüş, hak ettiğimden fazla yüklenmişim kendime. Bugünse beni bu satırları yazmaya iten, aniden karşıma çıkan eski bir melodi oldu. O ezgi, saniyelik bir temasla beni benden aldı ve hayatım, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden öyle süratle geçti ki... Ne olduğunu anlayamadan, birkaç aydınlanma yaşadım sanırım. Ama o aydınlanma gözlerimin parıltısıyla değil, yıllar önce okuduğum bir sözün canlanışıyla zuhur etti:
“Sonra kendi durumuma baktım, bir de ne göreyim! Dünyevî alâkalar içine dalmışım, batmışım.”
Bu söz, zihnimde şimşek gibi çaktı. Adımlarım yürümeye devam etti, lakin zihnim çok uzaklarda geziniyordu. Ancak sonra kendine geldi ve düşünmeye başladı.
Dualarımda kendimi değersiz hissettiğimi, yaşadıklarımın ve hissettiklerimin aslında bir çift göz uğruna değil, daha yüce bir anlam uğruna heba edilmemesi gerektiğini idrak ettim. Ama yine işler beklendiği gibi olmadı. Yine bir çift göze, bir çift ele ve bazen de içimde yankı bulan o yakarışlara, Rabbime yazılar yazdım. Yine fark ettim ki, ruhumun besin kaynağı yalnızca gözlerdeki derinlik, ellerdeki sıcaklık, seslerdeki titreşim, çehrelerdeki kıvrımlar ve içime nurunu bahşeden Rabbim. Ellerimi harekete geçirecek başka bir şey henüz bulamadım. Bulmalı mıyım, bilmiyorum. Fakat artık tanımadığım insanlar hakkında da yazıyorum. Bu, sıkça yaptığım bir şey değildir. Bugün bir dilenci gördüm; kirli ellerine, solmuş gözlerine baktım. Her sabah önünden geçip gittiğim bu adamın hikâyesini merak ettim. Sonra, hiçbir şey sormadan ona yazdım. Belki de hayatı boyunca kimse onun için bir şey yazmamıştır. Ama ben yazdım. Fakat vermedim o yazıyı. Bir daha kimsenin ona yazmayacağını bile bile...
Gözlerimin gördüğü birçok şey bu alemde benim için sanat eseri gibi. Ama her gün zihnimde daha da eşsizleşen, masumluğuyla semada gezinip duran o açık mavi ve gecenin zifiri karanlığı... İşte onlar benim içimdeki sanatın temelini oluşturuyor. Bu iki renk, iki hâl... Onlara tam anlamıyla esirim. Onlar için ben yalnızca sıradan biriyim. Ne onlar beni tam olarak tanıyor, ne de ben onları. Belki de insanlık kendilerini basit görüyor ama onlarsız ben hiçbir şeyim. Yazdıklarım, hissettiklerim, düşündüklerim hiç olurdu. Bir insana yazma arzumun kökenini hâlâ çözmeye çalışıyorum. Semaya bakarken içimde oluşanların anlamını kavramaya çabalıyorum. Neden çevreme, dağlara, taşlara yazamıyorum, bilmiyorum. Hissedemiyorum, anlamsız geliyor. Fakat bir noktada, bu kadar insani temellere dayanan şiirlerin ne kadar derinlikli olduğunu sorgulamaya başladım. Düşündüm ve fark ettim ki, insansız ve inançsız bir şiir nefes bile alamaz. Bu yüzden yazmaya, tefekküre dalmaya devam ettim. Ve bir anda, zihnime kazınan bir çift göz, kulağıma değen bir sesin titreşimi ve aklımın ucuna gelen bir ayet…
Şu sözleri adıyorum o nadide sanat eserine:
"Ey özlemiyle her beyazı derin bir geceye çeviren; gözlerimi çağlatan, en kırık umutları coşturan...
Bir düş kadar yakın, bir şiir kadar uzak kalandın sen.
Her dizede beni bambaşka renge boyayan, içimde ebedi mısra kalan...
Gözlerime umudu dolduran, çölümü vaha kılandın sen."
Bir gün ulaştırır mıyım sana bu satırları, bilmiyorum. Fakat eşsiz olan bu kainatı birkaç adımına sığdırabilmek, sonsuzluğu bakışlarında görebilmek, kuş cıvıltılarının sükunetli tınısını içinde, sesinde saklayabilmek… İşte bu bana bu satırları ulaştırmaktan daha güç geliyor. Bunu nasıl başardığını bilmiyorum. Kendimi ve kalemimi, bir çift göz ve ses karşısında silahsız kalan bir ordu gibi hissettim. Ama kalemim, o eşsiz parıltı ve tını karşısında seve seve can veriyor. Yazarken, bir nevi kanarken saygıyla eğiliyor hepsine. Belki beni bilmiyorsun, belki bilmeyeceksin. Belki de bu hislerim, tek bir hareketinle sona erecek. Hatta belki de beni asla tanımayacaksın. Ama sen… Kalemime bir yudum tat katan, gözlerimin daimi esiri, hislerimin efendisi olarak gelip geçeceksin benden. Tıpkı Rabbin huzurunda diz çökmüş, yaşadığı her yudumu birer birer kusan, zamanın sırtına yüklenmiş bir Âdem gibi...