Son zamanlarda düşüncelerim susmaz, kalemim yorulmaz oldu. Akıl bir kuyuya taş atar gibi daldıkça dalar, her seferinde bir başka yankı vurur içime. Gözlerim bir noktaya çakılır, dünya silinir aniden. Dil susar; çünkü kelimeler kifayetsizdir o an. Beden bir heykel gibi…devamıSon zamanlarda düşüncelerim susmaz, kalemim yorulmaz oldu. Akıl bir kuyuya taş atar gibi daldıkça dalar, her seferinde bir başka yankı vurur içime. Gözlerim bir noktaya çakılır, dünya silinir aniden. Dil susar; çünkü kelimeler kifayetsizdir o an. Beden bir heykel gibi durur, zaman donar. Fakat el... El titremeden yazar. İçimde kopan ne varsa, kâğıtta can bulur. Bu da, o kağıtlardan biri, suskunluğun sesi...
İnsan, evvela nefes almayı bilmelidir; lakin yalnızca ciğerini değil, kalbini de dolduran bir nefesten söz ederim. Zira hakikî hayat, bu soluklarda başlar; bir ömürlük suskunlukta yahut bir anlık çığlıkta değil. Yaşarken ölmeyi öğrenmeli insan; çünkü her gülüşe bir veda, her bakışa bir hicran, kimi zaman da sefa gerekli. Amma, ölmeden evvel yaşamayı da bilmelidir insan; hem kalbin atışıyla, hem de ruhun iniltisiyle ayakta kalmayı öğrenmelidir. Karanlık bastığında, el yordamıyla da olsa yol bulmalı; çünkü her gece bir sınavdır, her sessizlikte bir sır vardır. Hayat, ihtişam gibi gözüken acısıyla zuhur eder, yokluğuyla sarar insanı; yitiklik, bazen bir isimde, bazen bir bakışta, çoğu zaman da kendi içinde yankılanır. Amma gülmeyi unutmamalı insan; zira acının karşısında tebessüm edebilmek, en büyük zafer, en büyük nimettir.
Sevmek… Lakin olduğu gibi, eğip bükmeden. Zira sevgi, bir kimliği tanımanın en saf yoludur. Ve insan, sevdikçe kendi derinliğine vakıf olur; öğrendikçe sarar ruhunu, kendi hakikatine sevdalı bir mürid olur. Ruhun eşlikçisidir bazı sesler; bir dua, bir şarkı yahut bir fısıltı. Ve bir gece gelir, “Yol biter.” denir. İşte o vakit, gözler eğilmeyi bilmelidir; zira hakikatin karşısında boyun eğmek, zillet değil, yüceliktir. Bazen, bazı suretler farklıdır; ayırt edilebilir kalabalıkların arasından. Ama tanınmaz… Ve belki de bu tanımayış, tanıdık olan her şeyden daha çok yer ediyor kimi zaman insanın sinesine. Hayatın çizgilerindeki o damarlar ilginç gelmeye başladı bu vakitlerde nazarıma. Zira bazen bir varlık var olur gözde, sustukça daha da büyür. Her büyüme, aslında bir küçülmedir içten içe. Bir şey söylemeyi değil de bir şey hissetmeyi seçer insan bazen sükûtu ile. Çünkü bazı insanlar kelimelere değil, sessizliğiyle sığar bu koca cihana. Uzak duruyorum, çünkü dokunmak istersem kırılır bir şeyler; belki birilerinde değil ama bende. Veya bende değil ama birilerinde. Lakin her geri çekiliş, bir adım daha atmak gibi gelir. Her şey sessiz, sessiziz ama bu sessizlik alışıldık bir suskunluk değil. Daha çok, yaşanan bir şeyin izi, gizi gibi. İçimden geçen cümleleri tutuyorum, çünkü bazı cümleler söylenirse anlamını kaybeder. Ve belki de en çok bu yüzden kalıyor içimde: söylemediklerimle, yapmadıklarımla, dokunamadıklarımla. Çünkü bazı insanlar, dokunulmaması gereken güzellikler gibi; yaklaşırsan kaybolur, uzaklaşırsan eksik kalır. Ben ise o incecik çizginin tam ortasında, iki zıt dünyanın esiri olmuş bir yara gibiyim; ne tam dokunabilenim ne de tam vazgeçebilen bu hayatta. Varlık ve yokluğun arasında, umudun ve kahrın fırtınasında savrulan bir rüzgârım; her adımda bir parçamı düşüren, her duruşumda bin soruyla yanan bir fani. Bu sancı, bu bekleyiş, suskunluğun en derini kimi zaman. Hatta öyle bir mekândadır ki bazen insanoğlu; hem muhayyer hem mahkûm, hem ulaşılmaz hem arzulanan… İşte bu hallerde gizlidir en münevver güzin, en hakiki ümit. Çünkü bazen varlığın en yakını bile, dokunulmaz bir sınırda durur; ve o sınır, muazzez bir şiirin ilk kıtası gibidir. Bilinmeyen, başlangıcı afaki, lakin sonu kallavi olan. Bu fani âlemde, ne yerde ne gökte sükûn bulunur; hayat, keşmekeşle bezenmiş bir perdedir. Lakin bazı hisler vardır ki, yüzyıllık kitapların tozlu sayfalarında bulunur. Bu hisler, bu devrin kayıp anlamlarında yankı bulur. Ve evet, anlamlar katledilmiş olabilir; ama işte tam da bu sebeple maneviyat yüceltilmelidir. Maneviyat, rüzgârın kalbimize değdiği yerde kök salmalı; derinlere, sükûtun koynuna... Ve o yerde, anlaşmazlık değil, rengini iyilik ve faziletten alan, dünyaya nur saçan, yüreğe huzur ve sükûnet seren bir zambak yeşermeli. Zira bir kibrit, koskoca bir ormanı tutuşturabilir; lakin zarafetiyle doğan o zambak, hiçbir yangının söndüremeyeceği bir ışık taşır. Ve o ışık bazen, birisinin tek bir yürüyüşünün kudretindedir.
Gel gelelim, içimize. Bakışlarla süslenen kelimelerden ve satırlardan uzak durarak başlamalı. Şöyle kâh düşünmek, kâh susmak… O derinlikler içinde kaybolmak, hislerini dile getirememek… Söylemek istesen, dilin dönmemek… Bir sükût ki gittikçe ağırlaşan, çığ gibi büyüyen. Ne garip, pek garip. Özlem mi, acı mı, hasret mi, pişmanlık mı; hangisi olduğunu bilmemek. İnsan kendi içinde ne hissettiğini bilmez mi? Bilmez efendi, bilemez. Niçin bilemez? Çünkü bilmek kolay şey değildir. Hemen yenilip, hemen yutulmaz. Şu günlerde, nasıl olur da her şey gözümde bu denli anlamsızlaşır, anlamıyorum. Bazı şeyler anlamlı, az da olsa öz de bulunsa var; lakin ne canımın değeri kalır, ne hislerimin, ne iyiliklerin, ne kötülüklerin zerresi. Nefesin kıymeti, sözlerin ağırlığı, hareketlerin kalıcılığı… Hepsi birer hayâl, birer yokluk. Fena halde bir sükûnet sardı ruhumu bu hâl ile. İnsan her şeye duyarsızlaşınca, her şey manasız görününce fani dünyada farklı bir âlem açılır gözde. Bir adım daha atar o âleme, başka bir hayatın kapısını aralar. İşte o an anlarsın iyiliği, kötülüğü, zamansız gelen varlığı ve yokluğu. Bunları kabullenmeye yetecek olgunlukla donanırsın. Hatalıyım, kusurluyum dersin. Bunca yılın sonunda, gözlerimden süzülen yaşları bile bastıracak kadar hâlâ çocuk kalmışım. Belki de beklediğimden çabuk büyüdüm, çok çabuk. Kim bilir, belki de bu yüzden ruhum küçük bir çocuğu kovalayacak kadar küçük kaldı. Hatta belki bu yüzden düşünürüm geceleri. Çünkü düşünmeden uyuyamam, bir damla olsun can yanmadan uyuyamam. Kalbim buna müsaade etmez. Rahat etmeme izin vermez. İyi yapar aslında. En azından, bunca anlamsızlık arasında bana kılavuzluk eden bir şey var. En azından bir anlam taşır. Bir şey verir bana, hissettirir en azından. İyi ya da kötü olsun, fark eder mi?
Aslında hiçbir şey düzelmez, kimse düzeltemez. Belki ben izin vermem buna. Düzeltilmek için beklerim, çünkü dermanım yok. Birisi gelir, her şeyi çözer diye beklerim. Beni buradan çıkarır diye beklerim. Sonra birisi gelir, anlamaz. Yargılar, bilmez, edemez. Bir başkası, bir başkası ve bir başkası. Sözlerin ehemmiyetine inanmayan çoklar. Sorsalar varlar ama yoklar. Bir şeyler hissetmek isterim aslında. Acım hep taze kalsın diye mi? İnsan acıdan başka şeyi çok az verir hâliyle. Yoksa hata etmekten korktuğum için içime kimseyi almamaktan mı çekinirim, bilmem. Kendi kendini çözemezken insan, nasıl yön verir hayatına? Bir ay sonra, ruhen bambaşka bir hayat bekliyor beni. Bembeyaz bir sayfa. O hayat beni bekler ama ben neredeyim, kimleyim bilmiyorum. O hayatı nasıl kuracağım? Acıları bırakmalı mı, saklayıp korumalı mı? Acı olmadan nasıl yeniden şekillenir insan? Acı varken nasıl bakarım önüme? Tıpkı bu yazımın altındaki satırlar gibi: geleceğe bir mektup, lakin adresi yok. Yüreğime hükmedemem, karar veremem. "Niçin, ey Rabbim, niçin?" der dururum; lakin yeminle bilmem. Bu benim için bir plan mıdır? Reddettiğim şeylerin cezası mıdır? Kaderin planını çözemiyorum. Öyle aciz hissediyorum ki kendimi bazen; bir zamanlar böylesine un ufak hissetmezdim hayatta. Belki de bu daha iyidir. Ruhuma şifa verir. Hayatıma yön verir, yoluma ışık olur. Bunca pişmanlığın ve kötülüğün arasında kalmış ve hayat denen yolu adımlayan bir yolcunun yükünü taşıyabilmem için bana güç verir. "O senin içinde." derdi bir dostum. "Bir gün olacaksın, pişeceksin." derdi. "Kendi alevinde kendini yakmak istemelisin. Kül olmadan nasıl yenileceksin?" demiş Nietzsche. Lakin Mevlânâ da şöyle dile gelir: "Hamdım, piştim, yandım." Bizler, ehli tasavvuf ve ehli aşk yolundan, zahirde Hanefî, bâtında aşk ehli olma gayretiyle var oluruz umarım.