“Hayat, sen planlar yaparken yaşadıklarındır” lafı hatırlanarak ve “Hayat ne ki sonuçta? Anlık bir buluşma” şarkı sözü mırıldanarak izlenebilecek, hafif konusuyla ağır filmleri sırtlamaktan yorulmuş bünyeleri (mesela ben) bir nebze de olsa ferahlatacak, hatta yer yer kahkaha attıracak sevimli filmimiz…devamı“Hayat, sen planlar yaparken yaşadıklarındır” lafı hatırlanarak ve “Hayat ne ki sonuçta? Anlık bir buluşma” şarkı sözü mırıldanarak izlenebilecek, hafif konusuyla ağır filmleri sırtlamaktan yorulmuş bünyeleri (mesela ben) bir nebze de olsa ferahlatacak, hatta yer yer kahkaha attıracak sevimli filmimiz “Maggie’s Plan”, oyuncuları sayesinde çerezlik statüsünden bir tık yukarıda duruyor.
Üniversitede sanat kariyeri danışmanı olan Maggie (Greta Gerwig/1983) kendiyle barışık, ne istediğini bilen, özgürlükçü karakteri nedeniyle uzun süreli ilişki yaşayamayan, ancak anne olmak isteyen bir kadındır. İyi bir donör aracılığıyla çocuk doğurma planını uygulamaya koyan Maggie, eski sevgilisi ve yakın arkadaşı Tony’nin (Bill Hader/1978) yardımıyla, ortak okul arkadaşları Guy’ı (Travis Fimmel/1979) bu işe ikna eder. Guy, okuldayken matematik dehası olarak anılan, ancak matematik kariyeri yapmak yerine turşu ticaretine atılmayı tercih etmiş, düşünceli, kibar, dürüst ve yakışıklı biridir. Fakat tam o sıralar Maggie, çalıştığı üniversitede antropoloji dersi veren John (Ethan Hawke/1970) ile tesadüfen tanışır. Kendisi gibi antropolog olan Danimarkalı Georgette (Julianne Moore/1960) ile evli olan John, Maggie’den yazmakta olduğu romanını okuyup eleştirmesini ister. John’un karizmasına kapılan Maggie, önce hayranlığın sonra da aşkın kollarına bıraktığı şahsiyetini, üç yıl sonra, yazımı bitemeyen kitabına saplanıp kalmış bencil John’a, John’un iki çocuğuna ve John’dan olan kızı Lucy’e bakıcılık yaparken bulur. Narsizmin sınırlarında gezinen John’a adeta kendini adayan Maggie, John’un hala Georgette’e (Julianne Moore/1960) aşık olduğunu anlayınca yine planlar yapar ve tüm ilişkiler düğüm düğüm olur. Kararlı ve güçlü Maggie, hayatını yeniden rayına oturtup özgürlükçü ruhunu mutlu edebilecek midir?
Karen Rinaldi’nin (1962) filmden sonra basılan otobiyografik romanından, aynı zamanda filmi de yöneten Rebecca Miller (1962) tarafından uyarlanan senaryo sıkmıyor, zorlamıyor. Ancak bunda, bayıldığım “Frances Ha” (2013) filminden bu yana her işini izlemeye gayret ettiğim Greta Gerwig’in, Ethan Hawke’ın ve güçlü karakter Georgette’e aksanlı İngilizceyle sevimlilik katan Julianne Moore’un önemli payı var.
Greta’nın oyunculuğu yönetmenliğinden daha iyi geliyor açıkçası. Her versiyonunu bıkmadan tekrar tekrar izlediğim Little Women filmlerinin sonuncusunu Greta çekmişti (2019); ancak oturmamış kastı ve yetersiz oyunculuklar nedeniyle hiç sevemedim. Greta’ya “hasılatı 1 milyar doları aşan bir filmi tek başına çeken ilk kadın yönetmen” ünvanını kazandıran Barbie’yi (2023) de içime sindiremedim. Lady Bird (2017) kısmen daha iyi.
Aynı zamanda yapımcı da olan Rebecca Miller’ın (1962) önceki işlerini araştırırken Daniel Day-Lewis ile evli olduğunu gördüm, şaşırdım.
Nihayetinde, çok şey beklemezseniz keyif alabileceğiniz bir film.