Yine geç okuduğuma bin pişman olduğum bir eserle karşınızdayım. “Giovanni’nin Odası” James Baldwin… Tek bir eserinle beni bu kadar etkilemeyi nasıl başardın? Mükemmelsin… Gerek yaşamı gerekse de bulunduğu konumlar nedeniyle sürekli olarak sorun yaşamış olan Baldwin, 1956 yılında yayımladığı bu…devamıYine geç okuduğuma bin pişman olduğum bir eserle karşınızdayım. “Giovanni’nin Odası”
James Baldwin… Tek bir eserinle beni bu kadar etkilemeyi nasıl başardın? Mükemmelsin…
Gerek yaşamı gerekse de bulunduğu konumlar nedeniyle sürekli olarak sorun yaşamış olan Baldwin, 1956 yılında yayımladığı bu eseriyle büyük ilgi çekmiş. Eserin türü lgbt romantik drama olarak nitelendiriliyor. Kendisinin yaşadığı sorunlar, edebiyatın ve sanatın gücüyle eserlerinde toplanmış. Ancak bunu o kadar usta işi bir şekilde yapmış ki hayran olmamak elde değil. Gerek tasvirleri, gerek sahnelerin analizleri, gerekse de kurgusuyla okura kaliteli bir şeyler okutturduğunu hissettiren, son derece akıcı bir kaleme sahip.
"Ve bu geceler yabancı bir gökkubbenin altında, gözlerden uzak, tüm tabulardan ve cezalardan uzak yaşanmıştı - belki de bizi perişan eden de bu oldu, çünkü alabildiğince yaşandığında özgürlük kadar dayanılması güç bir şey yoktur."
(Sayfa 14)
"Ancak insanlar ne yazık ki bağlanacakları limanları, sevgililerini, dostlarını seçmekte de tıpkı ebeveynlerini seçmekte olduğu gibi özgür değiller. Yaşam onlara bunları sunuyor ve sonra ellerinden alıyor, ve asıl zor olan da yaşama Evet diyebilmek."
(Sayfa 15)
Roman “David” adında beyaz bir Amerikalının, okumak için gittiği Fransa’daki bir dönemini anlatmaktadır. Karakter son derece ilginçtir, zira ergenliğinde yaşadığı eşcinsel bir deneyim onu belirsizliklerle dolu bir sürece yönlendirmiştir. Zira hem erkeklere hem de kadınlara karşı (bu noktada biseksüel demek yanlış olmaz) ilgi duyuyor. Başta yapılan flashback sayesinde küçük bilgilere sahip olduğumuz David’in yaşantısı birçok muğlaklar ile dolmuştur. Karakterin “Hella” adında bir sevgilisi vardır ve o eserin son bölümlerine kadar başka bir ülkededir. Aralarındaki ilişki hakkında pek bilgiye sahip değiliz. David, Hella’nın yokluğunda “Giovanni” adında İtalyan bir barmen ile tanışır. Ve garip bir şekilde aralarında bir yakınlık oluşur.
Baldwin, eserinde yarattığı histerik duygular ile okuyucuya, birden fazla düşünceyi -karakter eşliğinde yaşatıyor. Bu nedenle okurken bazı kısımlarda karakterleri fazla içselleştirip; sevmek veya nefret etmek özelinde sert tepkiler verebilirsiniz. Lgbtli bireylerin yaşadığı temel sorunları, Fransa gibi bir ülkede de sert bir biçimde görmek beni şaşırttı. Bu bağlamda yazar Baldwin için işler daha da zor olmuş olmalı çünkü o gay olmasının yanı sıra siyahi bir birey. Amerika’da öldürülmekten korktuğu için korkup kaçmış olması çok üzücü bir durum.
Romanda yaşanılan olayları başta lgbt olmak üzere çeşitli toplumsal sorunların bilinciyle okumak gerekiyor aksi takdirde eseri tam anlamıyla anlamak imkansız. Mevcut kuralların dayattığı, siyasi veya politik yapının üzerinde oluşan her türlü negatif durumun; eserde yer alan -beyaz- karakterler ışığında nasıl sonuçlanacağını, Baldwin bakış açısıyla olabildiğince net ve gerçek bir biçimde görüyoruz.
Ben okurken önce Baldwin’i daha sonra karakterleri anlamaya çalıştım. Onun ne demek istediğini kafamdaki sorular eşliğinde (karakterlerin neden beyaz olmasından tutunda, romanda işlenen suçlara kadar) anlamaya çalıştım bence okuyacak olan herkes bu bilinçle okumalı. Uzattığım için kusura bakmayın. Son olarak Baldwin üzerine iki film önermek istiyorum. İlk olarak “Meeting the Man: James Baldwin in Paris (1970)” mubi de bulunuyor. Kendisinin Fransa’da geçen yaşamı ve kısaca sanat anlayışı üzerine bir film ancak yönetmenin tavrını, Baldwin biraz fazla eleştiriyor. (bana göre haklı). İkinci olarak fotoğrafçı Sedat Pakay’ın İstanbul’da çektiği “James Baldwin: From Another Place(1973)” filmi. Bir Türkün çekmesine hem şaşırdığım hem de mutlu olduğum bir yapım. 12 dk olmasına rağmen son derece kaliteli. Kitabı okursanız hemen arkasından bu iki filmi izlemenizi tavsiye ederim.
Romanda hoşuma giden birkaç alıntı;
"O günden sonra sık sık Jacques'ın sorusu üzerinde düşündüm. Aslında banal bir soruydu bu. Zaten aslında yaşamın kendisi de banal değil midir; ve de aslında yaşamı bu kadar zor, çekilmez kılan da bu banalliği değil midir? Hepimiz her şeye rağmen aynı karanlık yolun yolcularıyız, ve de bu yolun en karanlık ve engebeli olduğu zamanlar aslında en parlak göründüğü anlar - kimsenin daima cennet bahçesinde yaşayamayacağı da bir gerçek."
(Sayfa 32)
"İnsan aşağılamak istedi mi o kadar çok şey bulunur ki saymakla bitmez. Ancak asıl aşağılanması gereken, asıl adilik başkalarının ıstırabını küçümsemektir."
(Sayfa 59)
"Dünyada sevgiden daha anlamlı ne olabilir? Sanıyor musun ki bu dünya üzülmeye, sıkılmaya değer."
(Sayfa 61)
"Biri bu dünyada aşırı sevgiden ölen kişi sayısının pek fazla olmadığını anlatmalıydı bize. Oysa sevgi yoksunluğundan her gün, her dakika -dünyanın en akla gelmedik köşelerinde- mahvolup giden insan sayısı o kadar fazla ki."
(Sayfa 62)
"İnsanlar her şeye kötü bir sıfat yakıştırmaktan hoşlanırlar. Bu sıfatları kullanmadıkları tek zaman, kendileriyle ilgili kötü bir şey anlattıkları zamanlardır."
(Sayfa 83)
"Ne yaparsam yapayım, içimde bir başka ben yaşıyordu, yaşamımdaki sorun karşısında dehşetten buz kesmiş, kaskatı kalmış bir ben."
(Sayfa 84)
"Bu, yaşamımda belki de ölümü bir gerçek olarak ilk algılamamdı. Benden önce nehre bakıp, sonra huzuru nehrin sularında ölümde bulan insanlar geldi aklıma. Onları merak ediyordum. Bunu, yani bu fiziksel eylemi, nasıl yapabildiklerine şaşırıyordum. Gerçi çok genç yaşlarımda –belki hepimizde öyle ya da böyle olduğu gibi intihar düşüncesi benim de aklımdan geçmemiş değildi, ama o çağda bunun yalnızca bir tek amacı vardı, o da intikam, dünyaya beni ne büyük acılar altında kıvrandırdığını bir şekilde duyurmak. ++
++ Ölenleri merak etmemin tek nedeni; onların yaşayacak günlerini yitirmiş olmaları, benimse önümde yaşanacak günlere ilişkin hiçbir bilgimin olmamasıydı."
(Sayfa 103)
"Eğer beni sevmezsen, buna katlanamam, ölürüm. Sen gelmeden önce de ölmek istiyordum. Sana bunu birçok kez anlattım. Zalimlik bu yaptığın, ölümümü daha çok zorlaştırmak için beni yaşama bağlamak."
(Sayfa 135)
"Geceleri yatakta gözünü kırpmadan bir adamın eve dönmesini beklemek nedir, biliyor musun sen? Bilmediğinden eminim. Zaten sen hiçbir şeyi bilmezsin ki. Dünyadan haberin yok. Yaşamın korkunç yönlerinin de farkında değilsin; o kısa saçlı, ay yüzlü kızla oynadığın komedinin sevgi olduğunu zannedip, böyle yaşaman, gülüp oynayabilmen de bundan zaten."
(Sayfa 136)
"Sen kimseyi sevemezsin" diye bağırdı Giovanni oturduğu yerden doğrularak. "Sen hiçbir zaman kimseyi sevmedin ve sevmeyeceğinden de eminim. Sen kendi masumiyetini seviyorsun, kendi aynanı kendi aynandaki görüntünü seviyorsun. El değmemiş, bakire bir kız gibisin; elini önüne tutmuş, bacaklarının arasındaki paha biçilmez hazineyi -altın, gümüş, yakut ya da belki pırlanta, her neyse artık- saklamak ister gibi dolaşıyorsun. Onu kimseye veremezsin sen, kimsenin elini değdirtmezsin sen ona, ne bir erkeğe ne de bir kadına. Tek derdin temiz kalmak. Aklın sıra buraya sütten çıkmış ak kaşık gibi pak geldin ve yine sütten çıkmış ak kaşık gibi temiz gideceksin - ve bu arada kokuşmaya bir dakika için bile olsa tahammülün yok." Yakama sarıldı, aynı anda hem güreşir hem okşarcasına, yumuşak ve aynı zamanda çelik kadar sert. Dudaklarından tükürükler saçılıyordu, gözleri dolu doluydu. Yüzündeki kemikler seçiliyor, kollarındaki ve boynundaki kaslar oynaşıyordu.
(Sayfa 138)