“Bir halk, kendini atasözlerinde ele verir; çünkü atasözleri, insanın günlük eylemlerinin ardındaki temel dürtüleri, içsel güdüleri ve karakteristik tutumlarını açığa çıkarır.” Bu alıntı, yalnızca Sümerleri değil, insanı anlamaya yönelik en yalın ama en derin bakış açılarından birini sunuyor. Şuana kadar…devamı“Bir halk, kendini atasözlerinde ele verir; çünkü atasözleri, insanın günlük eylemlerinin ardındaki temel dürtüleri, içsel güdüleri ve karakteristik tutumlarını açığa çıkarır.”
Bu alıntı, yalnızca Sümerleri değil, insanı anlamaya yönelik en yalın ama en derin bakış açılarından birini sunuyor. Şuana kadar okuduğum belki de bir kitabı ya da bir halkı okumaktan çok, insanı okumaya dair söylenmiş en güçlü cümlelerden biri bu. Ve Samuel Noah Kramer’in Tarih Sümer’de Başlar adlı yapıtı, işte tam da bu cümlenin etrafında yankılanıyor: geçmişe bakarken bugünü, eski sesleri dinlerken insanın özünü duyulur kılıyor.
Kramer’le bu kitap aracılığıyla ilk kez tanıştım. Ancak bu karşılaşma, klasik anlamda bir "ilk kitap" deneyimi değil; daha çok uzun süredir orada duran bir kapıdan içeri adım atmak gibiydi. Sümerlerin tarihi, günlük yaşamı ya da yazılı kültürü değil sadece ilgimi çeken; o toplumun insanı nasıl düşündüğü, kendine ve çevresine nasıl anlam verdiği sorularına verdiği dolaylı yanıtlar asıl büyüleyici olan. Kramer’in yaklaşımı da bunu olanaklı kılıyor çünkü o bu noktada sadece bilgi sunan değil, düşünmeye çağıran bir yazar.
Kitap, Sümerlerin “ilkler”i üzerinden ilerliyor: ilk hukuk sistemi, ilk aşk şiiri, ilk ninni, ilk okul, ilk siyasi hiciv... Ama Kramer bu “ilk”leri kuru tarihsel notlar olarak değil, bir zihniyetin, bir kolektif bilincin izleri olarak ele alıyor. Bu sayede metin, akademik bir tarih kitabından çok, bana göre uygarlığın bilinçaltına açılan bir kazı çalışmasına dönüşüyor. Belki de çok sevmeme neden olan noktası da buydu; bu konuda Sümerler, insanın kendisine yönelttiği en eski soruların yankılandığı bir eşik gibi beliriyor olmasıydı.
Kramer’in dili sade ama yüzeyde kalmıyor. Bazı bölümler ilk bakışta kolayca anlaşılır gibi gelse de, dikkatli bir okuma onları çok katmanlı hale getiriyor. Bu da kitabı yalnızca okumak değil, aynı zamanda “kazmak” gereken bir metne dönüştürüyor. Bazen küçük bir yorum, bazen bir atasözü, bir paragraflık açıklamanın ötesine geçerek, insan olmanın ne anlama geldiğine dair daha derin bir sezgiye kapı aralıyor. Okurken sık sık kendi iç sesimle karşılaştım; özellikle şu tür cümlelerde: “Kramer burada bilgi vermiyor, düşünceyi harekete geçiriyor.”
Kişisel olarak beni en çok etkileyen şey, anlatımın her an okura düşünsel bir ortaklık teklif etmesi oldu. Kendimi pasif bir okuyucu olarak değil, metnin içinde dolaşan ve zaman zaman onunla diyaloğa giren bir düşünür gibi hissettim. Bu da kitapla kurduğum bağı daha da derinleştirdi.
Kitabın sonundaysa zihnimde tam olarak şu duygu kaldı: Sümerler yalnızca tarihin bir başlangıç noktası değil, insanın kendi varlığı üzerine ilk kez ciddi ciddi düşündüğü, anlam arayışına yöneldiği ilk duraklardan biri. Kramer’in bu sesleri bize ulaştırma biçimi ise yalnızca bir çeviri ya da aktarım değil; adeta zamanlar ötesi bir yankının bugüne taşınması. Binlerce yıl öncesinden gelen bu ses, hâlâ sorular sormamıza neden oluyor. Ve belki de en önemlisi, bu soruların bazıları hâlâ geçerliliğini koruyor.