Good Omens... Tanıdık bir isim, tanıdık bir imza. Klasik bir Neil Gaiman şovu desem, yeridir. Kalemine aşina oluşumdan ötürü beğeneceğimi önceden sezmiştim, ama bu denli içselleştireceğimi hiç sanmazdım. Uzun süredir hiçbir dizi yahut film, beni ilk anından son sahnesine kadar…devamıGood Omens... Tanıdık bir isim, tanıdık bir imza. Klasik bir Neil Gaiman şovu desem, yeridir. Kalemine aşina oluşumdan ötürü beğeneceğimi önceden sezmiştim, ama bu denli içselleştireceğimi hiç sanmazdım. Uzun süredir hiçbir dizi yahut film, beni ilk anından son sahnesine kadar böyle içine çekip taşımamış, düşünmeye mecbur bırakmamıştı. Good Omens, yalnızca kıyameti ya da insan doğasını resmetmekle kalmıyor; özgür iradenin kıymetini, kaderin mantıksal tutarlığını, insana dair hakikatin göksel bir felsefeyle yoğrulmuş halini sunuyor. Ve bunu yaparken iki sezona öylesine derin bir anlam yüklemiş ki, sanki bir kurgu değil, adeta bir vahiy izliyorum hissi vardı bende.
Ahlaki kutuplar arasında çizilmiş klasik “doğru-yanlış” sınırları silikleşiyor bu yapımda. Kimi zaman kötülükte bir iyilik, iyilikte ise gizli bir kibir buluyor insan. Zira Good Omens, kutsal olanı sorgulamıyor belki ama kutsallığa dair anlayışımızı altüst ediyor. Yaratanın işine akıl sır ermediğini usul usul anlatırken, aynı zamanda dünyanın merkezine yerleştirdiğimiz ve sabit olan tüm ahlaki sabitleri yerinden oynatıyor. Ve bunu izlemek bence insanın dünyaya olan bakışını da değiştiriyor.
Anlatım dili ise başlı başına bir mesele... Hele ki yüce olana dair tasvirleri böylesine ince bir mizahla yoğurmak, bana hep daha yakın gelmiştir. Bir anlatı hem kutsalı taşıyıp hem de onunla oyun oynayabiliyorsa, orada hakiki bir insanlık, hakiki bir içsellik sezilir. Uluviyetin ciddiyetini gülümseyerek taşıyan her yapıma gönlüm bir parça daha yakın olur. Nitekim bu dizide de öyle oldu. Özellikle Eski Ahit göndermeleri, Tanrı’nın kararlarını ironik bir üslupla dile getiriş biçimleri, cennet ve cehennem temsilleri, azizler ve peygamberlerin dokunuşları… Tüm bu ögeler öylesine ince bir çizgide sunulmuş ki, hayran olmamak neredeyse imkânsız. Elbette Hristiyanlık mitolojisi üzerine kurulu oluşu sebebiyle, Kur’an yahut İslam’a dair referanslar da aramadım değil. Fakat bu bir eksiklik olarak değil, yüksek bir beklenti olarak okunmalı. Sonuçta dizinin terminolojisi, Eski ve Yeni Ahit’in sularından akıyor.
Ve en nihayetinde beni en çok sarsan, Kader ile Seçim arasındaki o kadim gerilime geldi... Dizi, kıyametin eşiğine geldiğimizde bile insanın sınavının “ne olacağı” değil, “neyi seçeceği” olduğunu anlatıyor alt metinlerde. Tanrı'nın planı sessiz; çünkü belki de plan, sessizlikte yankılanan bir özgürlük. Crowley ile Aziraphale’in dostluğu, kutsal kitaplarda yer bulamayacak kadar saf, dokunulmamış ve... evet, belki de tam bu yüzden bu kadar kıymetli. Çünkü bu anlatı, kim bilir, belki de varoluşun gürültüsünde içimizdeki ahlakın fısıltısını duymaya çalışan herkesin hikâyesidir? Melekler ve iblisler yalnızca figür, arka plan süsleri… Belki de asıl mesele, her sabah uyanıp yeniden kurduğumuz o vicdan terazisidir. Belki Tanrı, bizden büyük mucizeler beklemiyor.
Belki sadece şunu duymamızı istiyor:
“Dünyayı biraz daha az berbat hale getirin.”
Ne var ki final bölümü, öyle bir hayal kırıklığıyla kapandı ki, sanki anlatının tüm ihtişamı bir anda sönmüş, zamanla örülmüş o görkemli yapı, ‘Game of Thrones’ finali misali, tamamen çöp olmuştu. Yazık etmişler, yazık etmişler... Yine de izlenir, yine de şans verilir..