Dünya Klasikleri'ne Charlotte Bronte'nin Profesör adlı romanıyla devam ediyorum. Kitap yazarı ilk kez tanıdığım eseri oldu. Pek fazla da bir eser yayımlamamış, daha sonra -sırası ne zaman gelir bilmiyorum- Jane Eyre'yi de okumak istiyorum. O kitabın da adını birkaç yerde…devamıDünya Klasikleri'ne Charlotte Bronte'nin Profesör adlı romanıyla devam ediyorum.
Kitap yazarı ilk kez tanıdığım eseri oldu. Pek fazla da bir eser yayımlamamış, daha sonra -sırası ne zaman gelir bilmiyorum- Jane Eyre'yi de okumak istiyorum. O kitabın da adını birkaç yerde duymuş, kimin olduğuna bakmaya ya da okumaya hiç yeltenmemiştim. Neyse, şimdi konumuz Jane Eyre değil, Profesör.
Yazarın yazı diline aşina olmak adına örnek olabilecek bir eser olup olmadığını kestiremitorum. Sadece onunla tanıştığım eser olmasından dolayı değil, yazarın ilk yazdığı eser olmasından da kaynaklı bu durum. İlk yazdığı eser, ama aynı zamanda son yayımlanan eseri. Profesör kitabı, Bronte'nin ölümünden yaklaşık 2 yıl sonra eşinin izniyle yayımlanmış. Çünkü yayınevlerinden red yemiş ilk yayımlamak istediği zaman. Bu durum onu başka türlü yazmaya itmiş midir acaba?
Bu kitabın dilinden bahsetmem gerekirse en başta şunu söyleyebilirim. Ağır bir eser. Lâkin bu ağırlığı dilin yapısından ya da çeviriden kaynaklı bir ağırlık olarak düşünmeyin. Direkt Bronte'nin uslübünün ağırlığından bahsediyorum. Derin ve psikolojik tahliller sunuyor, uzun cümleler diyaloglar kuruyor. O diyaloglara düşündüren şeyler, felsefi yorumlar katıyor, bu da eseri ağırlaştırıyor. Tabii çok da garipsemeye gerek yok. Zaten 'Dünya Klasiği' diye adlandırılan eserlerin neredeyse hepsi böyle değil mi?
Kitabın merak ettiren ya da 'bir an önce sonunun gelmesini istiyorum, ilerleyen sayfalarda olacaklar için heyecanlıyım.' dedirten biri tarafı yok. Sadece kendimi derin analizinin içine bırakıp, Profesör'ün yaşamına ve düşüncelerine bırakıp okudum. Ne bir beklentiye girdim, ne de... De'si yok.
Kitabın konusundan söz etmezsem yazım eksik kalacak gibi hissediyorum. Kitabın ana karakteri William Crimsworth, geleceğini şekillendirmek için çıkış yolu arayan genç bir adamdır. Avam tabakasına karışmak yerine zengin ve soylu bir adam olan ağabeyi Edward Crimsworth'un yanına yerleşir ve burada katip olarak çalışmaya başlar. Edward Crimsworth'un kibirli bir adam olması ve baskıcı tavırları aralarındaki zaten gelişmemiş olan kardeşlik ilişkisini iyice yıpratır ve William'ın oradan ayrılmasına sebebiyet verir. William oradan ayrıldıktan sonra Belçika'ya gider ve bir okulda İngilizce öğretmenliği, profesörlük yapmaya başlar. Böylece karakterimizin asıl hikâyesi başlamış olur. Zira orada sadece bir eğitimci olarak yer almaz. Öğrencileriyle ve diğer öğretmenlerle olan ilişkisi ona kendi hakkında düşünme fırsatı verirken kim olduğunu tartmasına da yardımcı olur. Eh tabii burada romantizm ile de tanışır.
Anladığım kadarıyla -bundan çok emin değilim, bir yerlerde okuduğum bilgiler ışığında hareket ediyorum- yazar diğer kitaplarında romantizm yoğun olarak kullanmış. Aşkı bir tema olarak ele almış. Fakat bu kitapta romantizm daha sığ, daha yüzeysel. Bireylerin akıl uyuşmalarına ve birbirlerini tanımalarına, sınırlarını keşfetmelerine ve birbirlerini tanıtmalarına yönelik bir romantizm. Romantizmi hangi karakterle tadıyoruz peki? Frances karakteriyle.
Frances okulda el işi derslerine giren bir öğretmendir. William'dan İngilizce dersi almayı talep eder, William teklifini kabul eder. İkili arasındaki elektriklenmede bu derslerle başlar. Frances karakteri, kadının toplumdaki yerinin bir tasviridir. Feminist bakış açısına ayna tutan, pencere açan bir karakterdir aslında. Eğitimin, meslek sahibi olmanın, kendini daha fazla ve daha fazla geliştirmenin kadınlar üzerindeki önemini ve etkisini bu karakterle sunar Charlotte Bronte.
William Crimsworth düşüncelerinde boğuladursun biz kitabın sözünü ettiği başka bir duruma değinelim. O da kültür çatışması. Kitapta ara ara kültür çatışması, iki ülkenin karşılaştırması gibi şeyleri görürüz. Belçika ve İngiltere. Fakat bu karşılaştırmayı iki ülkeden birini yererek ya da daha üstün göstererek yapmaz. Akıllıca ve mantıklı sayılabilecek argümanlarla yapar.
Gelelim kitabımızın baş karakteri William Crimsworth'a. Daha önce de gelmiş, yukarılarda karakterden söz etmiştim ama şimdi karakterin bana hissettirdiklerinden söz etmek istiyorum. Karakteri sevemedim, yani nefret etmedim tabii ama sevemedim de... Bunun sebebi karakterin bana biraz sığ gelmesi oldu. Kendi düşüncelerinde boğulup, derin analizler, felsefi yorumlar sundu. Lâkin kurduğu diyaloglarda bir sığlık vardı. Burada okuduğum bir yorumda kitabı Frances'in ağzından okuma isteğini sunmuş bir kullanıcı. Bence güzel olabilirdi.