Simone Weil’in Allah Aşkı Üzerine: Düzenli Düzensiz Düşünceler adlı eseri, eğer kalp gözüyle okunursa, bir tür tasavvufi metin gibi bile görülebilir. Lakin gereğinden fazla kristoloji içeren haliyle. Öyle bile olsa, Weil'da “ben”i terk etme arzusu vardır, acının anlamı vardır, Tanrı'nın…devamıSimone Weil’in Allah Aşkı Üzerine: Düzenli Düzensiz Düşünceler adlı eseri, eğer kalp gözüyle okunursa, bir tür tasavvufi metin gibi bile görülebilir. Lakin gereğinden fazla kristoloji içeren haliyle. Öyle bile olsa, Weil'da “ben”i terk etme arzusu vardır, acının anlamı vardır, Tanrı'nın tecellisinin ancak boşlukta zuhur edeceği düşüncesi vardır. Ama onun Tanrısı, İslam’daki gibi “Rahmân ve Rahîm” bir Tanrı değil; çekilmiş, susmuş, yalnızca yokluğuyla var olan bir Tanrı’dır. Ve tam burada, tasavvufla Weil’in yolu kavuşur gibi görünür, sonra yine ayrılır. Lakin Weil’in belki de en mistik yönü, “ben”i bir perde, hatta bir hastalık olarak görmesidir. Onun gözünde insanın Tanrı’ya yaklaşmasının önündeki en büyük engel yine insanın kendi benliğidir. “Benliğimi yiyin, çünkü lezzetsizdir” der adeta. Bu, bizim alimlerin tasavvufi bakış açısında çok derin karşılığı olan bir fikirdir. Mevlânâ, Yunus, Hallâc-ı Mansûr, İbn Arabî gibi sûfîler hep nefsin terkini, “fenâ”yı (yok oluşu) öğütler. Varlığı silmek, Allah’ta yok olmak, kişisel iradeyi bırakmak ister… Weil’in “hiçlik” arzusu, sûfînin “fenâ fi’llâh” dediği hâle aslında çok yakın durur. Haliyle bu durum birçok sayfada, Hristiyan Mistisizimi ve İslam Tasavvufu konularında arada kalmamı sağladı. Zira benzerlik ve yaklaşım pek fazla kayda değer anlam barındırıyor.
Bir diğer konu ise Weil’de lütuf kavramı. Tanrı’nın insanı seçmesi, bir anda ruhun üzerine inen, istenmeden gelen bir nur gibidir. Lütuf çabayı değil, boşluğu sever. Bu da tasavvuftaki “cezbe”yi andırır aslında. Sûfî, yolculuklarında bazen çabalar, bazen Allah onu “cezbesiyle” çeker. Kulun istemesi yetmez, Allah’ın istemesi gerekir. Weil’in söylediği de budur: “Gerçek dua, bir şey istememektir.” Bu, teslimiyetin sessiz biçimidir. Sûfî de istemeyi bırakır, sadece Allah’ın dilemesine kendini açar. Bu yönüyle bir benzerlik daha gözlerimizi tırmalar.
Ve gelelim Weil’in dünyasında acı kavramına. Bu, kendi anlatımına göre Tanrı’nın yokluğunun yankısıdır. Acı varsa, Tanrı yaklaşmıştır, çünkü benlik kırılmıştır. Tasavvuf da acıya yer verir: nefsin terbiyesi, ilâhî aşkın bedeli olarak acı vardır. Âşık, maşuk uğruna yanar. Ama burada büyük bir ayrımı hissettim: Weil’in Tanrısı acıya müdahale etmez. Bizim anlayışımızda ki düşüncede, Allah acıyı terbiye eder, aşkı artırır, yananı yakanla buluşturur. Tasavvufta Allah, kuluna “şah damarından daha yakındır.” (Kâf 16). Samîmdir, yakınlık ister. “Ben yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.” der hadis-i kudsîde. Tasavvuf, Allah’ın hem celâl hem cemâl sıfatlarıyla yaşanabileceğini savunur. Weil ise, Tanrı’nın geri çekildiğini, insanı kendi haline bıraktığını, suskun ve uzak kaldığını düşünür. Onun Tanrı’sı adeta bir “yas tutar”; dokunmaz, karışmaz. Tasavvuf ise vuslat umudunu daima diri tutar.
İbn Arabî’nin “Vahdet-i vücûd” yani “varlığın birliği” görüşüne göre, Allah’tan gayrı bir şey yoktur. Her şeyde Allah’ı görür sûfî. Simone Weil ise Tanrı’yla insan arasında keskin bir ayrım çizer. Tanrı’nın tecellisi olsa da, kendisi insana asla karışmaz. Weil için boşluk vardır, tasavvufta ise o boşluk seyr-ü sülûk ile dolar, aşk ile yanar, vuslatla buluşur. Aralarında mesafe yoktur; sadece perdeler vardır. Bizlerde ilahi aşk yanık, cezbedici ve bazen sarhoş edicidir. Mevlânâ'nın “Aşksız geçen bir ömür beyhude geçmiştir.” dediği yerde, Weil aşka daha temkinlidir. Onun aşkı ateşli değil, donuk bir sessizliktir. Onda tutku değil, özlem; sarhoşluk değil, durgun bir bekleyiş vardır. Sûfî maşuk uğruna pervane olur, Weil ise yerde bir taş gibidir. Aslında Weil tasavvufa çok yakın yürür ama asla tam olarak ona varmaz. Onun yolu suskunluk yoludur; sûfînin yolu aşk yolu. Weil acıyı kutsar, sûfî acıyı aşkla yoğurur. Weil kendini silmek ister, sûfî Allah’ta kaybolmak. Biri karanlıkta bekler, diğeri nura yürür. Ama her ikisi de “ben”den kurtulmak ister. Ve bu, belki de iki farklı mistisizimin ortak noktasıdır. Şöyle daha iyi anlatabilirim sanırım.
Simone Weil: “Kişisel benlik, Tanrı’nın varlığına karşı durur. Bu benliği susturmak gerekir ki, Tanrı konuşabilsin.”
Yunus Emre: “Ben ben demem benliğe, benliğini bilmeyene. Ben benliğimi koydum, aşk ile yok eyleye.”
Veyahut İbn Atâullah el-İskenderî: “Senin yokluğun, O’nun varlığının ilk şartıdır.”
Bu kitap, benim nazarımda bir karşılaşma hikâyesiydi: Sessizlikle Aşkın, Felsefeyle Tasavvufun, Weil’in yankısıyla Yunus’un ve Mevlana'nın buluşmasının... Beğenmek kolay değildir; azdır sayfası amma dili ağırdır.
Eğer bu satırlar birilerinde bir yankı bulduysa, belki de Allah bu sessiz kıyıda biraz olsun oyalamak istemiştir insanı. Tıpkı bana yaptığı gibi. Zira Allah arayana görünür.
Kalbinle okuduysan, aradığın şey seni çoktan bulmuştur...