Bu satırlar, kendi yaşantımdan kalemime düşen izlerdir. Uzundur, geçilmesi makbuldür; lakin okuyan olursa, bilsin ki burada biraz insan, biraz iç, biraz da hiç var. Bu aralar tuhaf hissediyorum. Hem de öyle böyle değil, bambaşka bir tuhaflık bu. Ne daha önceki…devamıBu satırlar, kendi yaşantımdan kalemime düşen izlerdir. Uzundur, geçilmesi makbuldür; lakin okuyan olursa, bilsin ki burada biraz insan, biraz iç, biraz da hiç var.
Bu aralar tuhaf hissediyorum. Hem de öyle böyle değil, bambaşka bir tuhaflık bu. Ne daha önceki yersiz sıkıntılara benzer ne de tanıdık hüzünlere. Zira son zamanlarda çok fazla yürür oldum. Oysa uzun uzun yürümek bana göre değildir oturmanın yanında. Hele ki bir amaç taşımıyorsa adımlar, ağır gelir omuzlarıma. Ne yollara meyilim vardır, ne de yeniliğe. Sade olanı severim; bildiğim, alıştığım, dokunduğum... Ama geçtiğimiz günlerde yaşadığım bir sohbet, (nasıl olduysa artık -kısmen anlatacağım-) içimde fark etmediğim bir yere dokundu. Erken kalktım o sabah, saat 5.40 civarıydı. Geceleri kolay kolay uyuyamayan biri olarak, bu eylem bile başlı başına garipti. Elimi yüzümü yıkadım, bir duş aldım, ardından mescide adımladım. Bir saat kadar orada kaldım. Rabbimle biraz hasbihal ettik. Sonra, yeni keşfettiğim bir parçayı, “Ay Laçın'ı” saat yediye kadar dinlediğimi hatırlıyorum. Sözlü halini sevmem, ama “Fuad İbrahimli” yorumuna hayranım. Parçanın hüzünle sarılmış melodisinde kaybolurum. Çıkarım mescitten. Bir şeyler atıştırır, hazırlanır, kütüphaneye geçerim. Biraz Tasavvuf, bir tutam Dinler Tarihi okur, ardından birkaç dize yazarım. Fakat o eski şevk, çoktan rafa kalkmış. İçimden gelen sessiz yakınma şu olur: Vaktiyle yazacak bir sebebim yoktu ama yine de yazmak isterdim. Şimdi ise elimde tonla neden var; ama yazamıyorum. Sinirim bozulur, çıkarım dışarı. Eski yazılarımda bahsettiğim o yere giderim. Kuşların fışkıyenin kenarında su içtiği yere. Oturur, onları seyrederim. Hem akan su sesi ruha serinlik verir hem de o su kuşlara. Gökyüzüne dalmak zihnimi dinlendirir, düşüncelerimi hafifletir. Aynı parçayı bir kez daha çalarım. Düşünürüm. Zira düşünmek, benim için bu dünyaya katlanmanın en güzel yollarından biri. Kafamın içinde dönüp duran onlarca temenni, ete kemiğe bürünse ne olurdu, bilmiyorum. İyi mi olurdu, kötü mü... yine meçhul.
Zaman geçer, defterimi açarım. Sayfalar arasında dolanırken bir cümle ilişir gözüme; koca bir sayfanın ortasında tek başına duran. Okurum. Gökyüzüne bakar, bir kez daha okurum. Kuşlara çevrilir gözlerim, o anı hatırlar, tekrar tekrar okurum. En ufak bir kötü düşünce dahi geçmez içimden, ama yırtarım sayfayı. Kağıt rüzgârla yere düşer. Dudaklarımdan dökülür bir söz:
“Yalnış sözler, yalnış kağıtlarda heba oldu.” Yeni bir sayfa açar, yeni bir şiir yazarım. Ama buraya yazamam onu. Kalkarım yerimden. İç sıkıntısı yakamdan düşmez. Ve ben, bana iyi gelen neyse, ona yönelirim: Sahaf gezmek. Sokaklara karışırım. Gitmediğim bir yere rastlarım. Aşağı doğru süzülür, birkaç dükkâna girerim ama hiçbir şey çekmez dikkatimi. Derken bir kitap gözümü alır, kalırım. İçeri girer, selam verir, hiç kimseyle göz göze gelmeden direkt o kitabı elime alırım. Zaten okuduğum bir kitaptır; ama elimde yoktur. Masaya bırakır, "bunu alıyorum" derim arkamı dahi dönmeden. Ardından o klasik soru gelir lakin farklı bir ses tonuyla, alışılmışın dışında. "Aradığınız bir kitap var mı?" Ben hiçbir kitabı aramam aslında. Hangisi beni bulursa, onu alırım. Kafamı çevirir, "hayır, teşekkürler" derim. Ve saniyelik bir donakalma hâli... Ama bu hikâyenin devamını anlatamam. Belki bir gün…
Alışverişim bitse de başka bir dükkâna geçerim. Raflarda gezinirken bir kitaba denk gelirim. İsmini hatırlamam ama iç kapağında şu cümle ilişir gözüme: "Elif’e sevgilerimle, 1989." İnsanın bunca hatıra taşıyan bir kitabı elden çıkarması hep garip gelmiştir bana. Kitabı yerine bırakır, dışarı çıkarım. Sokakları dolaşırım. Bir satıcı, ellerinde balon. Bazı renklerine bakarken tebessüm ederim haliyle... Derken nereden estiğini bilmediğim bir düşünce düşer aklıma: Plak. Bayılırım. Her zaman severdim ama neden şimdi aklıma geldiğini kestiremem. Araştırır, bir dükkân bulur, giderim. Aklımda kesin alacağım bir grup ve birkaç sanatçı vardır; sorarım, lakin yoktur. Şu an plağım yok, hatta çalmak için bir aletim dahi yok ama o plakları bulursam alacağım, tereddütsüz.
Akşam çöker. Melike Hatun’a geçerim. Camiye girmem, bir vakit dışında, avluda beklerim. Hava yumuşaktır, kalabalık az. Bir kedi gelir yanıma sağ olsun. Severim. Biraz konuşuruz kendi hâlimizde, sonra girerim camiye. Sessizliğin sesini dinlerim ilkin, sonra Zümer Suresi’ni açar, okurum bir süre. En sevdiğim suredir. Bir yere gelirim, dururum.
“اَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُۜ”
"Allah kuluna yetmez mi?"
Anlamını bildiğim için sevinirim. Kur’an’la göz göze geliriz. Kapatırım, bir köşeye geçerim. İçimden şöyle geçer: Yeter. Yeter haliyle. Ama suskunluk, yerini yine harflerin uğultusuna bırakır. Zira kelimelerle baş etmeyi öğrenmiş biri, sessizliğe teslim olamaz. İçinde konuşan her şey sustuğunda, en çok kelimeler yükselir. O köşede bir süre daha kalırım. Ne önümde bir kitap, ne elimde bir telefon. Sadece boşluk. Ama o bilindik boşluklardan değil; iç yankılarının yankısı gibi bir şey. Derin. İnsanı, kendine yabancılaştıran; sonra da o yabancılığın içinde kendini aramaya zorlayan türden. Engin Gençtan’ın Hayat adlı kitabında okuduğum bir yer gelir aklıma:
“Yabancılaşma, insanın üzerine çöken en ağır duygu olmalı, yaşattığı dünyasızlığıyla. Panik atağın ölüm agonisini andıran çaresizliğinden ya da depresyonun iflah olmayacağına inanılan karamsarlığından da ağır. Panik atağa dünyaya yönelik bir imdat çağrısı, depresyona dünyaya yönelik bir öfke eşlik eder. Yabancılaşmada ise dünya silinir.”
Bir taşın üstüne ilişir gözlerim. Taşın içinde ne aradığımı bilmeden bakarım. Belki bir iz, belki bir çatlak… Belki de sadece bakmak için. Ama o an şu düşünce düşer içime: İnsan, hiçbir şeyin anlamı olmadığını kabul ettiğinde, belki de her şey anlam kazanmaya başlıyordur.
Cami yavaşça boşalır. Geriye bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan kalır. Sonra yön, hiçliğe döner. Dışarı çıkarım. Kediyi göremem. Biraz yürürüm. Hava değişince insanın içi de değişir ya hani, belki benim de ruhum serinler diye. Bu sefer yönümü bilmem. Adımlarım, düşüncelerime kılavuz olur. Aklıma o kitap gelir yine: “Elif’e sevgilerimle, 1989.” Kimdi Elif? Kim yazmıştı? Ve neden artık onun elinde değildi o kitap? Elbet biri alacak o kitabı. Yeni bir okur, yeni bir hayat. Ama Elif’in adı hep orada kalacak. Ve ben, hiç tanımadığım bir kadına, hiç duymadığı bir selam bırakmış gibi hissedeceğim kendimi.
Bir duvar dibine otururum. Karşı kaldırımdan geçen bir çocuğun gülüşünü duyarım.
Hayat, bir şekilde devam eder. Kiminin içi yanarken, kiminin kahkahası göğe karışır.
Ve ben, arada bir yerdeyim. Ne tam acının, ne de tam huzurun kıyısında. İçimden şöyle geçer: “İyi olmak değil, tam olmak istiyorum. Eksik yanlarımı da alıp kendimle barışmak. Çünkü insan, en çok kendisinden kaçınca yoruluyor.” Gözlerimi kapatırım. İçimdeki uğultular yavaşlar. Yalnız olmadığımı anlarım. Kalabalığım aslında. Ve içinde adı konmamış nice şeyler taşıdığımı fark ederim. Nasreddin Hoca boş durur mu tabi? Çıkarmış bir kağıt, yazmış. “Kuşlar bile yedi cihana ait, lakin hangi göğe konduklarını bilmezler. Sen ki hâlâ kime ait olduğunu bilmezken, nereye ait olacağını nasıl bilebilirsin?” Dönme vakti gelmiştir artık...
Alâkasız bir dipnot belki, ama sormadan da edemem: Zaten kitap pahalı, eyvallah. Lakin din kitapları neden ötekilerden daha da pahalı? Hadi roman, şiir, felsefe bir nebze anlarım. Sahaflar neden var? 2. El kitabı ucuza satmak için değil mi? Yahu Kütüb-i Sitte’ye başlamak istedik, bir heves bir niyet. Karşımıza çıkan şey: Sekiz bin lira! Hem ikinci el, hem sıfır fiyatında sahafta. Uygulamalara bakıyorum, manzara aynı. PDF'ye düşmekten ve sahaflara karşı sinirimi fiziksel olarak çıkarmaktan Allah'a sığınırım...