Spoiler içeriyor
Les Misérables (2018): Umudun ve Acının Edebiyattan Ekrana Akan Hali Victor Hugo’nun ölümsüz klasiği Sefiller, onlarca kez uyarlanmış olsa da BBC’nin 2018 yapımı mini dizisi, romanın kalbine en çok yaklaşan uyarlamalardan biri. Müzikal yok, abartılı romantizm yok. Sadece çıplak gerçekler,…devamıLes Misérables (2018): Umudun ve Acının Edebiyattan Ekrana Akan Hali
Victor Hugo’nun ölümsüz klasiği Sefiller, onlarca kez uyarlanmış olsa da BBC’nin 2018 yapımı mini dizisi, romanın kalbine en çok yaklaşan uyarlamalardan biri. Müzikal yok, abartılı romantizm yok. Sadece çıplak gerçekler, insanlık onuru ve bir toplumun içten çürüyüşü.
Dizi, Jean Valjean adında bir adamın çaldığı bir somun ekmek yüzünden yıllarca kürek mahkûmu olarak hapsedilmesiyle başlıyor. Ama asıl hikâye, onun serbest kaldıktan sonra kimliğini ve vicdanını yeniden inşa etme çabasında yatıyor. Ve karşısında her adımını takip eden bir adam var: Müfettiş Javert.
Valjean’ın dönüşümünü izlerken, insanın iyiliğe evrilebileceğine olan inancım tazelendi. Özellikle Piskopos Myriel’in ona yaptığı iyilik — gümüş şamdanları bağışlaması — Valjean’ın içinde yanan bir kıvılcımı ateşe çeviriyor. Ve o andan itibaren, hayatını başkalarının hayatını düzeltmeye adayan bir adama dönüşüyor.
Javert ise bambaşka bir karakter: adaleti körü körüne takip eden, yasayı Tanrı gibi gören bir adam. Ama Valjean’ın iyiliği karşısında sistemin çelişkilerini fark etmeye başladığında kendi içinde yıkılıyor. Onun intiharı, dizinin en sarsıcı anlarından biri. Çünkü kötülüğünden değil, sorgulama yetisini yitirmiş bir adalet anlayışının içinde boğulmasından kaynaklanıyor.
Dizi sadece Valjean ve Javert’ten ibaret değil. Fantine’in çöküşü, toplumun bir kadını nasıl yok saydığını acı bir gerçeklikle gösteriyor. Kızı Cosette için çektiği acılar, onun annelik sevgisinin ne kadar güçlü olduğunu hissettiriyor. Fantine’in hastalıkla boğuşarak ölmesi ve Valjean’ın Cosette’i yanına alışı, hikâyede saf sevginin doğduğu anlardan biri.
Ve sonra olaylar Marius, Eponine, Thénardier’ler ve nihayetinde 1832 Paris ayaklanmasıyla iyice derinleşiyor. Özellikle Eponine’in Marius’a olan karşılıksız aşkı ve barikatta onu korumak için canını vermesi, öyle naif ve dokunaklı ki, dizinin en duygusal sahnelerinden biri.
Finalde Valjean, gerçeği Cosette’e anlatıp yalnızlığa çekildiğinde; hayatın ona sürekli yükler yüklediğini ama onun her seferinde bu yükü şefkatle taşıdığını görüyorsun. Ölüm sahnesi sade, ama o kadar etkileyici ki…
“Sevgiyle yaşamak, Tanrı’ya daha yakın olmaktır.” mesajını bütün bir hayatla özetliyor.
Görsel anlamda dönem atmosferi mükemmel. Kostümler, Paris’in arka sokakları, sefaletin içindeki yoksulluk, soyluluk ve isyan… Her detay, kitabın ruhuna sadık kalıyor. Oyunculuklar ise üst düzey. Özellikle Dominic West (Valjean) ve David Oyelowo (Javert) diziyi taşıyan isimler.
Les Misérables, sadece bir hikâye değil.
Yoksulluğun, bağışlamanın, aşkın, adaletin ve insan olmanın ne demek olduğunu gösteren dev bir aynadır.
Bu diziyle, klasik bir romanı okumamış olsan bile ruhunu iliklerine kadar hissediyorsun.
Ben izlerken hem ağladım, hem düşündüm… Hem de “İnsan olmak bu kadar zor mu gerçekten?” diye sordum kendime.