Tek başıma restorana da gittim, sinemaya da. Hatta aktarmalı 12 saatlik uçuş bile yaptım. Eskiden en ufak bir yere bile yanımda biri olmadan gidemezdim. Bir mağazada tek başıma gezmek mi? Asla düşünemezdim. Artık bunu istiyorum. Sahte insanları hayatımdan çıkarıyorum; geriye…devamıTek başıma restorana da gittim, sinemaya da. Hatta aktarmalı 12 saatlik uçuş bile yaptım. Eskiden en ufak bir yere bile yanımda biri olmadan gidemezdim. Bir mağazada tek başıma gezmek mi? Asla düşünemezdim.
Artık bunu istiyorum. Sahte insanları hayatımdan çıkarıyorum; geriye neredeyse kimse kalmıyor. Ama daha sonrasında hayatımı tek başıma yaşamaya devam ediyorum.
Rafı da açtığıma göre Threads, Zima ve Raf arasında çılgınca geçişler yapıp her yerde aktif olmaya çalışmaya devam; hesabı dondurmuştum, geri geldim. Nasılsınız? . . . . . .
Spoiler içeriyor
Hikaye, üç kardeşin bir anda yetim kalması ve Violet 18 yaşına basana kadar dokunulamayan devasa bir servetin ortasında kalmalarıyla başlıyor. Biz de her bölümde bu servetin peşindeki Kont Olaf’ın, çocukları ele geçirmek için kılıktan kılığa girerek kurduğu o absürt planları…devamıHikaye, üç kardeşin bir anda yetim kalması ve Violet 18 yaşına basana kadar dokunulamayan devasa bir servetin ortasında kalmalarıyla başlıyor. Biz de her bölümde bu servetin peşindeki Kont Olaf’ın, çocukları ele geçirmek için kılıktan kılığa girerek kurduğu o absürt planları izliyoruz. Dizi tam anlamıyla bir duygu hız treni gibiydi; absürtlüğü ve eğlencesi bir yana, arkadaki o buruk trajediyi hissetmek çok başkaydı. Bazen gerçekten üzdü, bazen kahkahalar attırdı. Ama ne yalan söyleyeyim, finalde Kont Olaf’ın ölümüne içten içe azıcık üzüldüm. Karakter ne kadar kötü olursa olsun, o tuhaf karizmasına ve absürt kötülüğüne galiba ben de alışmışım.
Kronik vicdan azabı, tüm ahlâkçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara…devamıKronik vicdan azabı, tüm ahlâkçıların hemfikir olduğu gibi, hiç de istenmeyen bir duygudur. Eğer kötü bir davranışta bulunduysanız, pişmanlık duyun, elinizden geldiği kadar durumu düzeltin ve bir dahaki sefere daha iyi davranmaya bakın. Ne sebeple olursa olsun hatanızın üzerinde kara kara düşünmeyin. Temizlenmenin yolu çamurda yuvarlanmak değildir.
Aldous Huxley
Sonsuz bir zaman nehrinin ortasındayız. Bu devasa sistem ben doğmadan önce de işliyordu, ben gittikten sonra da akmaya devam edecek. Devasa kainatın yanında sadece ufacık bir zerre olduğum doğru. Ama o büyük sır tam da burada devreye giriyor: Ben olmasaydım,…devamıSonsuz bir zaman nehrinin ortasındayız. Bu devasa sistem ben doğmadan önce de işliyordu, ben gittikten sonra da akmaya devam edecek. Devasa kainatın yanında sadece ufacık bir zerre olduğum doğru.
Ama o büyük sır tam da burada devreye giriyor: Ben olmasaydım, bu dünya olmazdı.
Çünkü bir dünyanın ya da parıldayan yıldızların var olabilmesi için, önce onları algılayacak bir göz, hissedecek bir kalp gerekir. Benim bilincimin ışığı çarpmadığı sürece, evren sadece karanlık bir sessizliktir. Benim penceremden bakılmayan bir gökyüzü hiç mavi olmamıştır; benim anlam yüklemediğim bir hayat hiç yaşanmamıştır.
Kozmik ölçekte bir toz tanesiyim belki ama kendi gerçekliğimin yegane yaratıcısıyım. Bu dünya benden önce de vardı, benden sonra da olacak...
Ama benim dünyam, ancak ve ancak benim varlığımla var oldu.
Ben yoksam koca bir hiçlik; ben varsam koca bir evren var.
Yalnızlık, alışkanlıktan öte bir sığınak oldu bana artık. Bir restoranda tek kişilik bir masa, sinemada yan yana iki boş koltuk... Yeri geldi sokakları, yeri geldi şehirleri tek başıma adımladım. Meğer insan tek başınayken de dünyayı sığdırabiliyormuş içine.
Spoiler içeriyor
Ray Bradbury’nin 1950’lerde kaleme aldığı bu kült distopya, teknolojinin insanları esir aldığı ve derinlemesine düşünmenin yasaklandığı uzak bir geleceği konu alır. Bu gelecekte evler tamamen yangına dayanıklı malzemelerle üretildiği için, bildiğimiz anlamda itfaiyeciliğe gerek kalmamıştır. İtfaiye teşkilatı artık yangın söndürmek…devamıRay Bradbury’nin 1950’lerde kaleme aldığı bu kült distopya, teknolojinin insanları esir aldığı ve derinlemesine düşünmenin yasaklandığı uzak bir geleceği konu alır. Bu gelecekte evler tamamen yangına dayanıklı malzemelerle üretildiği için, bildiğimiz anlamda itfaiyeciliğe gerek kalmamıştır. İtfaiye teşkilatı artık yangın söndürmek yerine, toplumu "düşünme tehlikesinden" korumak adına itfaiyecilerin sadece kitap yaktığı baskıcı bir kuruma evrilmiştir.
Başkahramanımız Guy Montag, işini hiç sorgulamadan yapan, görevine sadık bir itfaiyecidir. Ancak hayatı, sıra dışı ve hayat dolu bir genç kız olan Clarisse ile tanışmasıyla altüst olur. Clarisse’in sorduğu sorular ve insanları uyuşturan bu sistemi sorgulayan tavrı, Montag’ın içinde derin bir vicdan muhasebesi başlatır.
Montag’ın kırılma noktası ise, evindeki gizli kütüphanesiyle birlikte kendi isteğiyle yanmayı tercih eden yaşlı bir kadın olur. Bir insanın kitaplar için canını feda etmesi Montag’ı derinden sarsar ve o andan itibaren gizlice sistemin yasakladığı kitapları evinde biriktirmeye başlar.
Ancak bu tehlikeli sır, düzenin koruyucusu olan İtfaiye Şefi Beatty’nin ve her an tetikte bekleyen mekanik tazıların dikkatinden kaçmayacaktır. En nihayetinde Montag, bir ihbar üzerine gittikleri görevde kendi eviyle ve mesleğiyle yüzleşmek zorunda kalır. Bu andan itibaren Montag için sadece bir vicdan muhasebesi değil, sistemden kaçış ve hayatta kalma mücadelesi başlayacaktır.
Alıntılar;
📚“Sürücülerin çimenlerin, çiçeklerin ne olduğunu bilmediklerini düşünüyorum bazen; çünkü onları asla yavaş giderken göremezler,” dedi kız. “Bir sürücüye yeşil bir bulanıklık gösterirsen ‘Ah evet! Bunlar Çimen!’ der. Ben de bir bulanıklık? ‘Bu birgül bahçesi!’ Beyaz bulanıklıklar evlerdir. Kahverengi bulanıklıklar ineklerdir.”
28
📚Sayımız çok fazla, diye düşündü. Milyarlarcayız ve bu çok fazla. Kimse kimseyi tanımıyor. Yabancılar gelip mahremiyetimizi ihlal ediyor. Yabancılar gelip kalbimizi söküyor. Yabancılar gelip kanımızı alıyor. Ulu Tanrım, o adamlar kimdi? Onları daha önce hiç görmemiştim!
36
📚Bir sürü huniye su döküyorlar ve alttan akan şeye şarap diyorlar, ama değil.
50
📚Hepimiz birbirimize benzemeliyiz. Anayasa’nın dediği gibi, herkes hür ve eşit doğmaz ama herkes eşit hale getirilir. Her insan diğer herkesin suretidir: o zaman herkes mutlu olur çünkü sinmelerine yol açacak, kendilerini kıyaslayacakları dağlar yoktur. Yani! Yandaki evde Bulunan bir kitap, dolu bir tabancadır. Yak onu. Silahın mermisini al. Adamın zihnine zorla gir. Okumuş adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir? Ben mi? Onları bir dakika bile midem kaldırmaz.
79
📚Belki kitaplar bizi mağaradan biraz çıkarabilir. Belki hep aynı, lanet olası, çılgınca hatalar yapmaktan alıkoyabilirler bizi!
95
📚İnşa etmeyenler yakmalıdır.
112
📚İnsanlar neden insanlara acı vermek istiyor? Dünyada yeterince acı yokmuş gibi, illa insanları öyle şeylerle rahatsız edeceksiniz!
124
📚“Sonunda becerdin. Bizim Montag güneşe yakın uçmak isteyip kanatlarını yaktı.
139
📚Ne de olsa bugünlerde herkes ‘Bana bir şey olmaz’, diye düşünüyor, bunu biliyor, buna kesinlikle emin. ‘Başkaları ölür ama ben yaşamayı sürdürürüm.’
140
Neden bu hayattayım? Bu hayatta olma amacım ne? Hayat dediğimiz şey gerçekten var mı, yoksa bize anlatılandan ibaret mi? Ya bir simülasyonun içindeysek? Ya varlığımız bile gerçek değilse; birinin kontrolüyle şekilleniyor veya birinin yönlendirmesiyle hareket ediyorsak? Ya tamamen kendi düşüncemizmiş…devamıNeden bu hayattayım? Bu hayatta olma amacım ne? Hayat dediğimiz şey gerçekten var mı, yoksa bize anlatılandan ibaret mi? Ya bir simülasyonun içindeysek? Ya varlığımız bile gerçek değilse; birinin kontrolüyle şekilleniyor veya birinin yönlendirmesiyle hareket ediyorsak? Ya tamamen kendi düşüncemizmiş gibi duran şeyler aslında çoktan kurgulanmışsa ve irade diye bir şey yoksa?
Eğer her şey bir senaryodan ibaretse, şu an bu satırları yazıyor oluşum ve içimdeki bu derin şüphe de o büyük oyunun bir parçası mı? Attığım her adım, aldığım her karar, hatta kalbimi acıtan ya da beni heyecanlandıran o en yoğun duygular bile bir laboratuvarda, bir bilgisayar işlemcisinde veya görünmez bir kuklacının parmaklarında mı şekilleniyor? Kendimi özgür sandığım bu dünya, aslında sınırları bir çip veya bilinmeyen bir şeyler tarafından çizilmiş şeffaf bir hapishane mi? Yoksa tüm bu varoluşsal sancılar, bilincimin uyanmaya çalışırken verdiği o çaresiz ve sessiz çığlıktan mı ibaret?
Spoiler içeriyor
Ve bir efsanenin sonuna geldik. Bu dizinin yarattığı boşluk kapanmaz gibi. Patrick Jane, sirklerde ve eğlence mekânlarında medyumluk yaparak hayatını geçindiren ve kendisini gerçek bir medyum olarak gören bir adamdır. Bir televizyon programında, "Red John" isimli acımasız bir seri katile…devamıVe bir efsanenin sonuna geldik.
Bu dizinin yarattığı boşluk kapanmaz gibi.
Patrick Jane, sirklerde ve eğlence mekânlarında medyumluk yaparak hayatını geçindiren ve kendisini gerçek bir medyum olarak gören bir adamdır. Bir televizyon programında, "Red John" isimli acımasız bir seri katile meydan okuyarak onu kolayca yakalayabileceğini dile getirir. Bu kibirli meydan okumanın bedeli çok ağır oldur; Red John, Patrick'in evine gidip eşini ve çocuğunu vahşice öldürür. Bu trajedinin ardından intikam yemini eden Patrick, Kaliforniya Araştırma Bürosuna (CBI) danışman olarak katılır.
Peki, Patrick uzun bir araştırma ve arama sonucu Red John'a ulaşır mı?
The Mentalist, sadece bir polisiye veya suç dizisi değildir; trajik bir kayıptan doğan bir adamın, zekasını silah olarak kullanarak adalet arayışının hikayesidir. Başından sonuna kadar merak unsurunu diri tutan, akıl oyunlarıyla örülü ve finaliyle akıllarda yer eden kült bir yapımdır.