Prens dizisinin 3.sezon 3. bölümünde Giray Altınok’un sergilediği etkileyici tirad, yalnızca dizinin anlatı omurgasına oturmakla kalmıyor; aynı zamanda karakterin içsel çatışmasını güçlü ve katmanlı bir performansla gözler önüne seriyor. Bu sahne, bir oyunculuk gösterisinin ötesinde, sistemin çarkları arasında ezilmek istemeyen…devamıPrens dizisinin 3.sezon 3. bölümünde Giray Altınok’un sergilediği etkileyici tirad, yalnızca dizinin anlatı omurgasına oturmakla kalmıyor; aynı zamanda karakterin içsel çatışmasını güçlü ve katmanlı bir performansla gözler önüne seriyor. Bu sahne, bir oyunculuk gösterisinin ötesinde, sistemin çarkları arasında ezilmek istemeyen bir ruhun çığlığına dönüşüyor. Karakter; dalkavuklukla, sahte övgülerle ya da sıradanlıkla yükselebileceği bir düzene meydan okuyor. “İstemem, eksik olsun!” diyerek kurulu düzenin dayattığı başarı tanımını elinin tersiyle itiyor yani bu düzende “sen” olmamayı tercih ediyor.
Giray Altınok bu tiradı öylesine içselleştiriyor ki, performansı metni aşarak canlı bir varlığa dönüşüyor. Ne sadece sözcükleri söylüyor ne de sahneye teatral bir abartı taşıyor. Her kelimede, her durakta, gözlerindeki isyanı ve yüreğindeki gururu hissediyoruz. Diz çökmeyeceğini, kapı kapı dolaşmayacağını, baş eğmeyeceğini haykırırken seyirciye yalnızca bir karakter değil; onurlu bir duruş, şiirsel bir direniş sunuyor.
Şapkayı yana yatırmak gibi küçük jestlerle direnişin içindeki çocukça saflığı, mizahı ve hüznü ustalıkla harmanlıyor. Altınok’un bu sahnedeki performansı, metni taşımıyor yalnızca; onu dönüştürüyor. Sonuçta ortaya çıkan şey, büyüyen bir ruhun, kendiyle yüzleştiği, seyirciyi de bu yüzleşmeye ortak ettiği unutulmaz bir oyunculuk anı oluyor.
-L
“ne yapmak lazım peki?
sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
istemem eksik olsun!
ricaya mı gitmeli? kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
yoksa sürünmekten nasır mı tutsun dizlerim?
yahut birilerinin önünde eğilmekten mi ağrısın ötem berim? istemem, eksik olsun!
ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli? eleştiriden mi çekinmeli? yoksa tek bir şiirle kapı kapı dolaşıp herkesten alkış mı dilenmeli? istemem, eksik olsun!
yoksa bir sürü keli sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı? yoksa ödüm mü kopsun allah’ın aptalı bi gazeteye tenkit yazacak diye? istemem, eksik olsun!
ve taa son nefesinde bile çekinmek, korkmak, tükenmek, bitmek…
şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
ve her bir avucun önünde böyle sırıtarak eğilmek istemem eksik olsun!
eksik olsun, istemem!
fakat şarkı söylemek, gülmek, dalmak hülya’ya… aklına esince şapkanı hop yan yatırmak. bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak. ve bütün bunlar olup bittikten sonra büyük bir tevazuyla kendine “çocuğum” demek.
hoşgörmek. hoş gör bu çiçekleri hatta bu kuru dalı. çünkü bunlar yabanın değil, kendi bahçenin malı. varsın küçücük olsun zaferin ne farkeder. fakat bil! onu fetheden sensin bir başkası değil. yani demem o ki asalak bir sarmaşık olma sakın. varsın boyun olmasın bir söğüdünki kadar. yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?
sen olmak mı? istemem, eksik olsun!”