Yangın, ölüm, tutuklama, gözaltı ve umutsuzlukla geçen son günlerde nefes almak bile zor geliyorken, biraz olsun canlanmak için Adam Elliot’ın stop-motion filminin karşısına geçtim. Kendime kocaman bir aferin; zira karanlık bir atmosferde geçmesine rağmen dozunda bir komediyle iyimserlik ve umut…devamıYangın, ölüm, tutuklama, gözaltı ve umutsuzlukla geçen son günlerde nefes almak bile zor geliyorken, biraz olsun canlanmak için Adam Elliot’ın stop-motion filminin karşısına geçtim. Kendime kocaman bir aferin; zira karanlık bir atmosferde geçmesine rağmen dozunda bir komediyle iyimserlik ve umut aşılayan, son derece sürükleyici bu görsel şölen amacına ulaştı.
1970’ler Avustralyasında yarık dudakla doğan (tavşan dudak) Grace Pudel (Sarah Snook/1987) ve ikizi Gilbert Pudel (Kodi Smit-McPhee/1996), annelerinin erken ölümü sonrasında eskiden hokkabaz olan felçli ve alkolik babaları Percy Pudel (Dominique Pinon/1955) ile fakir ama mutlu sayılabilecek bir yaşam sürmektedir. Baba Percy de ölünce, birbirinden çok uzakta yaşayan iki farklı koruyucu aileye verilen Grace ile Gilbert özlem çukurunda debelenmeye başlar. Grace, açık fikirli, ancak kendisine içten ilgi ve sevgi gösteremeyen bir ailede, daha önceleri başlayan salyangozlar ve yeni gelişen kleptomani takıntısıyla kendini bir fanusa (Grace’in ilk salyangozu Sylvia, adını Sırça Fanus’un yazarı Sylvia Plath’den alır) kapatırken; aşırı muhafazakar, çocukları sömüren, dinci, berbat bir aileye düşen Gilbert, en büyük tutkusu olan ateşin bile yasaklandığı, baskıcı Ruth’a (Magda Szubanski/1961) inatla direnerek ayakta kalmaya çalıştığı çiftlikten kaçarak Grace’e kavuşmayı hayal etmektedir. Grace’in yaşamına dahil olan Pinky (Jackie Weaver/1947) ona farklı pencereler açarken, çıkış yolu bulmaya çabalayan Gilbert amacını gerçekleştirebilecek midir?
“Hayat ancak geriye doğru anlaşılabilir; ama ileriye doğru yaşamak zorundayız.”
Filozof Kierkegaard’ın bu sözü, filmin en renkli ve güçlü karakteri, feleğin çemberinden geçtiği halde iyimserliği ve umudu elden bırakmayan, bağımsız ruhlu, yardımsever Pinky’nin dudaklarından dökülüyor. Dökülmekle kalmıyor; onun yaşamında vücut da buluyor. Gilbert’ın dirençli inadı, Grace’in iyiliğiyle yeniden hayat bulan hakim James’in (Eric Bana/1968) yardım zincirine dahil olması da Grace’in gücünü çoğaltıyor.
Bu noktada senaryoyu yazan, filmi yöneten ve aynı zamanda yapımcılarından biri olan Avustralyalı Adam Elliot’dan bahsetmem gerek. Babası akrobat bir palyaço, annesi kuaför olan Elliot, kalıtsal tremor hastalığına (vücudun istemsizce titremesi ve/veya sallanması) sahip. Veteriner olmayı istiyor, ancak notları iyi olmadığından üniversiteye gidemiyor. Oyunculukta başarılı; tremor hastalığına rağmen Victoria Sanat Koleji’nde animasyon konusunda uzmanlaşıyor (hatta bu hastalık onun çalışmalarında farklılaşmasına bile yarıyor). İlk kısa filmi “Uncle” (1996) ile dikkatleri çekip ödülleri topluyor. Sonrasında çektiği uzun metraj animasyonların içinde en beğenileni “Mary and Max” (2009) oluyor. Yazılanlara bakılırsa, Memoir of A Snail en iyi işi. Kil malzemeli animasyon ve biyografi kelimelerini (genellikle biyografik ya da otobiyografik anlatı şeklini kullanıyor) birleştirip “Clayography” kelimesini türetmiş ve bu isimle bir şirket kurmuş. Her şeyin el emeğiyle kotarıldığı filmler yapıyor.
Memoir of A Snail de tamamen el yapımı minyatür nesneler ve karakterlerle çekilmiş, dijital görüntünün kullanılmadığı bir film. Öyle ki, filmi izlerken karakterler ya da nesneler üzerindeki parmak izlerini ve fırça darbelerini görmek mümkün. Dolayısıyla filmin yapımı beş yıldan uzun bir süreye yayılmış.
Seslendirme çok başarılı. Pinky’nin ikinci kocası Bill’i seslendiren Nick Cave (1957) dahil, neredeyse tamamı Avustralyalı oyuncularla kotarılan (sadece Fransız baba Percy’i Fransız Dominique Pinon seslendiriyor) filmin çocuklar için uygun olmadığını söylemekte yarar var (bence 15+.) .. 😉