Burayı bir süredir kişisel günlüğüm gibi kullanıyorum ve bu hoşuma gidiyor. Bu sebeple biraz daha devam edeceğim.. Dileyen okuyabilir, dileyen geçebilir. Teşekkür ettik... Maalesef kelime sınırına takıldığım için ayrı gönderilere mecbur kaldım. Part 1)- İnsan, her şeyden uzak hissedince tuhaf…devamıBurayı bir süredir kişisel günlüğüm gibi kullanıyorum ve bu hoşuma gidiyor. Bu sebeple biraz daha devam edeceğim.. Dileyen okuyabilir, dileyen geçebilir. Teşekkür ettik... Maalesef kelime sınırına takıldığım için ayrı gönderilere mecbur kaldım. Part 1)-
İnsan, her şeyden uzak hissedince tuhaf bir hâle bürünüyor. Aslında "her şey" dediğimiz o durumun ne kadar kıymetli olduğunu, ondan uzak kalınca fark ediyor insan. Alışılmışın dışına çıkan günler gelip kapıyı çaldığında, bakılan yerler zihinde silikleştiğinde, akşamüzeri bir yere doğru yürüyemediğinde ve en önemlisi, rahatlamak için yapılan şeyler bile zihne ağırlık gibi geldiğinde; omuzlara çöken o görünmez yük, ruhu terk etmiyor bir türlü. Sevdiğin manzaraya bakamayınca, tanıdık sesleri herhangi bir müzik bastıramayınca, küçük hatıralar gözden silinmeyince can daralıyor. Ben de bugün, bu ruh halinden kurtulmak ümidiyle olağanın dışına bir adım attım. Uzun süredir yapmak istediğim ama zaman mı vermedi, telaş mı izin vermedi bilmediğim bir şey vardı: tanımadığım birinin yanına gidip sadece onun hayatını dinlemek. İnsanların anıları hep ilgimi çekmiştir, özellikle yaşlıysa. Nedendir bilmem ama birine baktığımda, onda gördüğüm bir hâl diğerlerinden farklıysa, kendimi kaptırıveririm. Ama bu konuda seçiciyimdir, zira herkesin hayat hikayesi ilgi çekici değildir. Bu yüzden birkaç deneme yapmak için Kaleiçi’ne gitmeye karar verdim. Orada limana inen yolda satıcıların arasından geçerken dikkatimi çeken insanlar olur genelde. Böylece bir bahaneyle sohbet açarım diye düşündüm ve ağır ağır dolaştım oralarda ama tam olarak aradığım kişiyi bulamadım.
Limana indim. Deniz olmasına rağmen hava boğucu sıcaklığıyla "merhaba" dedi bana. Biraz durdum, kıyıyı gören uzun taş zemine geçip denize bakmaya başladım. Etrafımdan geçen insanlara göz gezdirdim; herkes birileriyle bir şeyler biriktiriyor gibiydi. Bu duyguyu hep hissederim ama bu kez biraz daha farklıydı. Sağımda bir aile, solumda birbirini sevdiğini söyleyen bir çift, arkamda iki yaşlı teyze vardı. Oradan kalkıp banklara oturdum. Birkaç kişiyle daha konuşmaya çalıştım ama yine aradığımı bulamadım. Dönüş yolunda farklı bir yere uğramak istedim. Severim orayı. Yol üstünde sahaflar dizili, hoşuma giden bir kütüphane var. Güzel bir park da eşlik eder bu yolun kenarına, birkaç çocuk koşturur içinde. Parka girip Instagram'ı açtım. Kaydettiklerimde beğendiğim bir şiirin yazarına ait kitapları sordum. Ama huyumdur, bir gönderi seçer, herkese aynı yazarı sorarım. Bulamazsam almayı da bırakırım. Garip bir huy belki. O günün şanslı ismi Yavuz Bülent Bakiler idi. Ne tanıdım bu zamana kadar ne bildim lakin şiirini ikinci kez okuyunca bir tanışmak istemedim değil. Şöyle demiş kendisi:
"Konuşsam bir türlü, sussam bir türlü
Yıllar yılı yüreğimde büyüyen sırsın
Bir sigara dumanına uzanır gibi usulca
Dokunsam saçlarına, kırılırsın.
Anladım faydası yok uzak kalmanın artık
Seni kader çizgisiyle alnıma yazan haktır.
Unutmak ne mümkün gözlerinin rengini,
Seni çılgın gibi sevmek yaşamaktır.
Bir serin rüzgarsın yüzüme vuran
Yüreğimi yakan bir avuç korsun.
Gökler biliyor sevdamı, taş duvarlar biliyor
Sen bilmiyorsun."
Okuduktan sonra bir yer bulup oturdum; tabiri caizse çöktüm de diyebilirim. Kitabı da bulamamanın hüznüyle elbette. Ama öyle böyle bir çöküş değildi; sanki her zerrem damarlarımdan çekiliyordu. Bazı yazılar anlamlı gelir, hissederim. Bazıları hoş gelir, sevinirim. Ama bu yazı ne hissettirdi, kestiremiyorum. Lakin şunu bilirim, ilk okuduğumda bu kadar derin hissettirmemişti. Beğendim lakin okuyup geçmiştim. Bu sefer bir kez daha okudum.
Önümdeki toprağa baktım, birkaç dakika geçti ve bir kez daha. "Adam ne yazmış" tavrımı takındım, hemen kıskandım. A? Kimdi merak ettim. Nasıl birisiydi de böyle bir şiire nail oldu, düşündüm. Acaba biliyor muydu kendisine yazıldığını veyahut yazdığında nasıl tepki verdi? Çok da üstünde durmadan kalktım yerimden, yoluma devam ettim. Kütüphaneye girdim, biraz vakit geçirdim ve çıktım. Parktan çıkmaya yakın bankta yalnız başına oturan birisini gördüm. "En azından bunu da deneyip öyle gideyim" diyerek müsaade istedim ve yanına oturdum. İsmi Sebahattin imiş amcamın. 54 yaşında, hayatın ağırlığı yüzünden okunuyor. Biraz hasbihal ettik. Ne yaptığımı, nerede neyi okuduğumu ve ailemi sordu. Klasik şeylerle biraz devam ettik. Sanırım işi gücü yoktu, o konuştu ben dinledim, ben anlattım o dinledi ama sohbet biraz yüzeyseldi. "Sormamın bir sakıncası yoksa, nasıl bir hayata sahiptiniz? Yani zamanınız nasıl geçti?" diye sordum laf arasında sohbeti derinleştirmek için. "Sıkıcıydı aslında, zamanı hep yedim" diyerek cevap verdi Sabahattin amca. Nasıl diye sormaya müsaade etmeden devam etti. "Benim gençlik zamanımda hayat güzeldi, yavaştı ama o zamanı özleyemiyorum." Biraz duraksadı, "İnsan güzel olanı özlemez mi?" diye sordu aniden. Ben daha cevabı düşünmeden "Özler, özler amma iyisini özler kötüsünü özlemez" dedi. "Peki ya, kötüsünü özlemediğin şeyler gerçekten özlenmeye değmeyecek şeyler mi?" diye sormaya devam etti ama cevaplarım sanırım onu ilgilendirmiyordu. Şahsen bende ilgilenmiyordum cevaplarımla, zira istediğim kişiyi bulmuş ve sadece onu dinlemek istiyordum. "Hayatımda hep özlediğim şeyler vardı, bazı şeyler yaşadım. Güzeli de vardı çirkini de. Ben hep güzeline baktım, tıpkı herkes gibi. Sende olsan sende bakarsın değil mi? Hepimiz insanız işte" dedi. "Bence öyle değil" diyerek cümlemi temellendirmek adına "Çirkin bir bendende güzel bir ruh" alıntısıyla tam devam edecek iken yine susturuldum ve Sabahattin amcam devam etti. "Sence en büyük pişmanlığım nedir?" diye sordu. Bu sefer gerçekten de beni dinlemek istiyor gibiydi ama ben onu daha çok dinlemek adına kısa cevaplar veriyordum. "Yaşamak mı?" dedim ona bakarak ama kısa bir tebessüm dışında yanıt alamadım. "Sen yaşadığın için pişman mısın?" diye sordu bana. "Sanmıyorum, belki yaşarken yapamadıklarıma pişmanımdır" dedim. Ufak bir tebessüm daha… "Neden yapmadın, niye duruyorsun?" diye sorunca biraz durdum. "Hayat böyle durduruyor seni, değil mi?" dedi. "Hayattan ziyade sonuçları durduruyor beni" diyerek cevap verdim. Biraz bana baktı galiba, ben önüme bakıyordum. "Korkuyorsan bu hayatı yaşamamalısın" dedi bana. "Asker misiniz?" diye sordum, duruş ve fikir olarak andırmaya başlamış iken "İnşaatçıydım" demesi üzerine kısa çaplı bir şok yaşadım. Zira dedikleri daha farklı bir izlenim uyandırıyordu bende. "Hayatımda iki dönem oldu, çalıştığım ve kendimi bulduğum." Dikkatlice onu dinliyordum. "İlkin çok sıradan birisiydim, amacım ve hedefim yoktu. Baba şeyini devam ettirdik, para lazımdı. Erken yaşta çalışmaya başladım. O zamanlar durumlar iyi değildi. Biraz böyle devam etti, o günkü düğüne kadar." Klasik olarak sormama dahi müsaade etmeden devam etti. "Bir akrabamızın oğlu nişanlanıyordu, bizde icabet ettik. Birisini gördüm orada, giydiği elbiseyi hatırlamam ama yaptığı saç şeklini hala hatırlıyorum. Etkilendim, sordum soruşturdum kimlerdendir diye. Bizim zamanımızda gidip konuşmak yoktu, aile önemliydi. Meğersem yeni mezun olmuş, öğretmenlik okurmuş. Okumuş kızın yanında bizim amelelik sırıtır tabi... İsteyenleri varmış ama ailesi uygun görmemiş. Bendeki de gençlik ateşi, saman olduğuna bakmadan ateşe koşuyorsun" Saman olduğuna bakmadan ateşe koşmak, bayıldım bu cümleye. Devam etti, "Bir ihtimal aileme ilettim, o da onların ailesine ama inşaatcı adama kız vermeyiz cevabını erkenden almışlar." Bana baktı, "Sende vermezdin dimi?" Cevabımı beklemeden yine devam etti. "Kızın peşini hemen bırakmadım, tutuldum bir kez. Ama laf da ağırıma gitti. Tozun pisliğin içinde okumaya başladım. Okuma yaşı geçmişti ama öyle dersli okuma değil, kitap okuması. Roman, şiir, başka şeyler. Güya kendimi kanıtlayacaktım" Bende ekledim hemen "E Sabahattin amca iyi yapmışsın işte" demeye kalmadan "Nah iyi yaptım" deyince bir afalladım.
Devam etti, "Zaman geçti aradan. Arada gördüğüm oluyordu, sorduğum oluyordu. Evlenmemiş. Gel zaman git zaman bir yerde gördüm, cesaret edip yanına gidemedim. Ama bende geliştim haaa, eski inşaatcı amelesi yoktu yani karşısında." Araya girdim, "Ailesi öyle ama kız da mı böyle düşünüyordu?" diye sordum. Bilmediğini söyledi ve devam etti. "Böyle anları yakaladım ama hiç davranmadım. Anca okudum, tahsile tahsil kattık ama neye fayda. Bir gün haberi geldi, birisi varmış. Hemide nişanlısı. Garipsedim. Kendimi iyice okumaya verdim, sonra ilerleyen yaşta üniversiteye girdim." Ne okuduğunu sordum ama nafile. "Sen hele bunu boşver de, beni anladın mı? Dediklerimi anladın mı?" Bağlantıyı tam kuramamıştım. "Hayır, tam anlamadım aslında" dedim. "Yaşarken yapamadıklarm demiştin, hatırladın mı? Al bak benim hatırladığım bu. Şimdi yapamayacak olmama mı pişman olayım, yapmadığıma mı?"
"İki türlüsü de kötü" dedim.
"Hayatı neden bu kadar duraksatıyorsun o zaman yapsana? Bu sadece bir konuda bir örnek. Sana daha nicelerini sunarım ben. 54 yaşındayım. Sen daha yola yeni giderken, pişmanlıkların arkandan döner de izler durursun." Biraz düşündüm, sağ olsun biraz vakit tanımıştı bana. "Sen pişman olmak diyince aklıma bu geldi, gerçi bir tane adamı dövmek istemiştim o da geldi" diyince güldüm. "Hayat giderken benim gibi bir şeyleri hatırlama, iyi olsun kötü olsun. Yaptıklarını hatırla, yapamadıklarını değil. Ben nereden nereye geldiğimi yaptıklarımla hatırlıyorum, peki ya sen?" Bilemedim. "Ben daha yolun çok başındayım am–" Hemen sözümü kesti ve biraz da kızarak,
"Yolun başı olması bir şey değiştirmez. Bir şey kaybedersin, hayatın boyunca o kaybın telafi edilmez. Ya o kayıp şey, senin elinde olmasına rağmen yapmadığında yiterse" diye çıkıştı. Cevaben bu dediklerimi hâlâ çok net hatırlıyorum. "Peki ya yapmama rağmen elde edemediğim şeylerin pişmanlığını yaşamak var iken hiç yapmayarak bu pişmanlığı örtmek daha mantıklı değil mi?" diye sorunca, "Zekisin ama üzülürsün. Kaybet mutlu ol, dene mutlu ol" dedi ve ayağa kalktı.