Vee, Part 2)- Ağız alışkanlığını çok belli eden bir şekilde, "Anana babana selamımı ilet," Bir anda şivesini düzeltip, "kendine de iyi bak ama bakarken de geç kalma. Sana iyi gelecek olan şey bekliyor olabilir, belki de sen geç kalıyorsundur." diye…devamıVee, Part 2)-
Ağız alışkanlığını çok belli eden bir şekilde, "Anana babana selamımı ilet," Bir anda şivesini düzeltip, "kendine de iyi bak ama bakarken de geç kalma. Sana iyi gelecek olan şey bekliyor olabilir, belki de sen geç kalıyorsundur." diye cümlesini bitirip uzaklaştı. Arkasından "Teşekkür ederim," dedim ama pek aldırmadı. Bu konuşma şiirden de ağır gelmiş olacak ki, bu sefer çökmek yerine bu durumlar için sakladığım bir parçayı açtım. Galiba bir saat civarı oturdum orada ne yapacağımı düşünerek. Kalktım, normal hızımdan çok daha yavaş adımlarla, olmak istediğim yeri hayal ederek yürüdüm. Ne hissettiğimi bu sefer bilerek. Teşekkür ederim Sabahattin Amcam.
Yakın olduğu için üniversiteye geçtim, eski bir arkadaşı görmek niyetiyle. Felsefî, ahlâkî, dünyevî ve hattâ varlık anlayışlarımız birbirine hayli zıt lakin buna rağmen severim kendisini. Sohbeti kolay değildir, ama dinledikçe açılır; sert ama içli, zahmetli ama lezzetlidir. Akdeniz’i oldum olası beğenmemişimdir; bu kez de fikrim değişmedi. Girdim, gezdim, yine aynı his. Ağaçların arasından geçtik, kampüsün sessiz bir köşesine oturduk. Biraz konuştuk. Ardından camiye geçmek için izin istedim. Ankara’nın havasını, ruhunu aramadım diyemem; burası da fena değil ama bir şey eksik. Biraz gecikince yanıma geldi sağ olsun. Klasik bir cümleyle karşıladı beni: “Yoğun demi, trafik olmalı.” Ben de gülümsedim: “Ben şimdiden seni tekfir ilan edeyim, ne olur ne olmaz, bir gün karşılaşırız” dedim. Güldük, çıktık. Yolda biraz teoloji, biraz da ontoloji meselesine bulaştık. Aquinas’tan girdik, İbn Sînâ’dan devam ettik, sonra Sartre ve “niçi". Derken klasikleşen muhabbetimize geldi mevzu.
Onunla kampüsün arka tarafındaki taş merdivenlerde oturuyorduk. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Lafı dolandırmadı, “Tanrı yok.” dedi. "Başlama hemen bi dur, yeni geldim" dedim ama nafile. “Bu kadar acının içinde Tanrı olsa, ya zalim olurdu ya da kör. Sessiz kalan bir Tanrı’nın varlığı, yokluğundan daha acımasızdır.” Klasik argümanlar lakin bir an sustum. Yüzüne bakmadım, gözlerimi toprağa dikerek konuştum. “Peki bu kadar acının içinde hâlâ iyiliği seçen insanlar varsa?” dedim. “Biri kendi canı yanarken bile başkasını koruyorsa, biri ölürken bile affedebiliyorsa, bu nereden geliyor? İyiliği iyilik yapan şey nedir?” diye devam ettim. Omuz silkti. “İnsanlar Tanrı’ya rağmen iyidir.” dedi. Hemen çıkıştım, "Yani var, artık kabul et" Başını salladı, "Eğer varsa bile, Tanrı susuyor. İnsan yalnızlığı öğreniyor, Tanrı'nın sessizliğinde.” Derin bir nefes aldım. “Belki Allah susmuyordur.” dedim. “Belki biz çok gürültülüyüz. Belki de çığlıklarımızdan O’nun sesini duyamıyoruz.” Bu sefer alaycı bir tebessümle başını iki yana salladı. “Allah... Bir çocuk savaşta ölürken, bir baba oğlunun cesedini taşırken… Senin konuların, bilirsin. Allah nerede?” Gözlerimi kaçırmadım. Klasik argümanlardan sıkılmıştım. “O acıların ortasında kendini öldürmeyen, başkasına omuz olan, isyan etmeyip susan biri varsa… orada Allah vardır.” dedim. Başını öne eğdi. “Vicdan biyolojiktir.” dedi. “Tanrı’dan gelen bir şey olsaydı, herkesde olurdu. Ama bazıları doğuştan kötüdür. Bazı insanlar dünyaya böyle gelir. Eğer varsa, ki yok, Tanrı eşit yaratmaz.” diye devam etti. “Hayır,” dedim. “Eşit yaratmaz belki, ama her ruhun içine bir kıvılcım bırakır. Kimisi üstünü örter, kimisi acı çeke çeke o kıvılcıma ulaşır. Allah'ın sesi, sabırla açılan bir perde gibidir.” Gözleri dalgındı. Bende devam ettim, "Bu hayattaki yegane iki şey anlayışımı biliyorsun, hala aynı ve değişmez. Bir gün sende anlayacaksın." Güldü. “Sen Tanrı’yı anlamak için mi seviyorsun, yoksa yalnız kalmamak için mi?” Duraksadım. Belki ikisi de. Belki Allah olmasaydı, yalnızlığım sadece psikolojik bir çöküntü olurdu. Ama şimdi bu yalnızlıkta bir tanıklık var. “Onun varlığına inanıyorum ve varlığı beni ben yapan iki şeyden birisi” dedim. “Çünkü yokluğunda her şey çürüyor. Umut çürüyor, bağışlama çürüyor, aşk yok oluyor, anlam hiçliğe doğru kulaç atıyor. Varlığını açıklayamam, ama yokluğunda benden geriye bir şey kalmıyor. Sen O’nu ararken aslında kendine dönüyorsun. Çünkü Tanrı senden dışarıda değil; senin en derin suskunluğunda saklı. Fenâfillah derler ya, öyle olmalı aslında. Ben Allah'ı ne bildiğim için seviyorum, ne de anladığım için. Ben O’nu, beni kendime yabancı ettiği için seviyorum. Çünkü O olmadan içimdeki kelimeler bile yetim kalıyor ama sen bunu anlayamazsın. O varken susmak bile bir zikir gibi geliyor ki sen bunu da anlayamazsın. Çünkü inanç bazen sükûtta pişer; ki sen bunu asla anlayamazsın. Ona yalnız kalmamak için değil, yalnızlığımı anlamlandırmak için yöneliyorum. Zira her kul kendi çölünde yürür. Ama o çöl, Allah'ın konuştuğu yerdir. Senin orada bir vasfın yoktur, hiçsindir. Beni bilirsin, varoluşuma en aykırı olan şey değil miydi bu?" Bana garip bir şekilde bakıyordu, "Öyleydi, hiçlik her şeyden daha üstündü sende." Güldüm, "Artık tek bir zerre, hiçliğin her yerindedir" dedim. Biraz durdu, bir şey demedi. Bende devam ettim. "Lebbeyk, ne demek bilir misin?" Cevap vermedi. "Huzurundayım anlamı taşır, alçaklığı temsil eder. Çünkü Sen varsın. Ve Sen varsan, ben varım der. Senin anlayamadığın nokta bu işte." Güldü, baya güldü hemde. Diğer gayeyi hatırlamış olacak ki, "Herkes gibi mi?" Diye sordu. "Sanmıyorum, bilmiyorum. Öyle ümit ediyorum. En azından benim için öyle" Bir of çekti, "Yüce görünümlü beyhude şeylerin anlamsızlığı neden ilgini çekiyor anlamıyorum" dedi. Benim sözümdür halbuki. "Asaf'ı okuyunca anlarsın" dedim ve devam etti. “İnanmak doğru olduğunu göstermez. Bence senin inancın tam değil" Hafifçe gülümsedim. “İnkarlarını kolay bırakmışsın, değişmişsin. Elinde taşıdığın kitaba bak, Tasavvuf. Koşulsuz teslimiyetin vicdani rahatlığının doğru olmadığını benden iyi bilensin. Bana anlatırdın, savunurdun bunu. Ne oldu?” Bir süre sustuk. Gülümsedi, alıştığım o kçümsemeyle “İnanmakla hakikat aynı şey değil.” dedi. “Senin inandığın, bir boşluğun yerine geçirilmiş duygusal bir şey sadece. Olmasını istediğin için var diyorsun.” “Sadece istemekle olmuyor zaten.” dedim. “Ben O’nu istemedim, O geldi. Sessizlikte, yıkımda, anlamsızlıkta geldi. Hiçbir boşluk, bunca kalışa sebep olmaz.” Kahkaha atmadı bu sefer, ama sesi hafif dalgalandı. “Sen de artık iyice ilahiyatçı gibi konuşuyorsun. Her soruya bir perde, bir sır, bir kalp titremesi… Sanki hayatın cevabı Mevlana’da, Gazali’de ince satır aralarında saklı da, sen de onları ezberleyince kurtulacaksın.”
“Ben ezberlemiyorum, ki hayatın sırrı onların ötesinde de saklı” diye cevap verdim. “Yalnızca yutamadığım taşları onlarla çiğniyorum. Sen diyorsun ki ‘vicdan biyolojiktir’, ben de diyorum ki bazı insanlar hiçbir şeye vicdan diyemediği için karanlıkta kalıyor. Belki Allah, biyolojiyi de vicdanı da içine alan bir şey. Belki inanç, bir sorumluluk.” diye devam ettim. Kafasını çevirdi, göğe baktı. “Bazen senin inandığın şeyler, biraz fazla insana benziyor.”
"Benzemesin mi, biz neyiz ya? İnsan olabiliriz ama yüce şeylerin uluviyetini de kabul etmek lazım" Biraz durdum ve devam ettim. "Aslında senin şu an benimseyemediğin o gaye, bu hayattaki yegâne iki şeyden biri demiştim" Hemen araya girdi, "İlkini hala tarif etmedin, etsene, şair gözüyle ama?" Yazarken kelimeler kifayetsiz, nasıl anlatılır ki dedim içimden. Güldüm ve devam ettim, "Sen bunun farkında değilsin belki. Hayatın telaşı, gündelik sorular, zihnini başka yerlere sürüklüyor. Ama bazen olur, çok kısa bir an, öyle bir şey yaşarsın ki, her şey bir anda yerli yerine oturur. Saniyelik bir olayla anlayıverirsin. İnançsızlık bile çoğu zaman inanmanın ilk adımıdır, sadece insanlar bunun farkına varmaz. Seninle ilgili hissettiğim şey şu: bir gün buna geleceksin ama farklı bir yoldan. Bende o gün seni tekfir etmek için bekliyor olacağım. Onlar bizi güldürdü ama Allah onlar kahretsin diyeceğim." Videoyu hatırlayıp güldü. Heidegger'den bir alıntı yaptı ama hatırlayamadım. Kalktık, kitap önerileri, yaşanmışlık derken konuşarak ayrıldık. Uzun zamandır teoloji konuşmadığım için zihnim biraz açılmıştı. Bu kısımları biraz özet lakin İsa ile olan sohbetlerimi hatırladım. Pek farkları yok dedim içten içe. İnancın inançsızlığına bürünen ama büründükleri şeyin içinde inanca daha da bağlananlar.. En iyileri..