"Vivre sa vie" Bazı filmler olur... İzlersin, biter, sonra da hayatına kaldığın yerden devam edersin. Ama bazıları var ki, (Özellikle 1962 model ise) seni olduğu yerden çekip çıkarır. Bir düşüncenin içine fısıldanmış gibi hissettirir. Jean-Luc Godard’ın Vivre sa vie adlı…devamı"Vivre sa vie"
Bazı filmler olur... İzlersin, biter, sonra da hayatına kaldığın yerden devam edersin. Ama bazıları var ki, (Özellikle 1962 model ise) seni olduğu yerden çekip çıkarır. Bir düşüncenin içine fısıldanmış gibi hissettirir. Jean-Luc Godard’ın Vivre sa vie adlı filmi benim için tam da öyle bir deneyim oldu. Bu, Godard’la ilk tanışma filmimdi. Beklentilerim vardı elbette ama bu denli etkileyici, bu kadar sade ama aynı zamanda bu kadar ağır bir filmle karşılaşacağımı hiç düşünmemiştim.
Film, hayatı on iki sahnede anlatıyor ama o sahneler, sadece bir kadının hikâyesini değil, insan olmanın kırılganlığını, çırpınışlarını, sessizliğini ve yalnızlığını da anlatıyor. Her sahne, kendi içinde küçük bir dünya gibi adeta. Bazılarında çok az şey söyleniyor ama çok şey hissettiriliyor. Özellikle son sahnede geçen o kısacık diyaloglar... İçimde garip bir hiçlik bıraktı.
Başroldeki Anna Karina... Onun bakışlarında, konuşmasından çok daha fazlası vardı. Mükemmel bir karakter. Yüzündeki boşluk, bir kadının yavaş yavaş silinişini değil, varoluşunun kabuk kabuk dökülüşünü anlatıyordu. Keza bunun yanında Godard, kamerayı öyle bir kullanıyor ki; ne tam içindesin hikâyenin, ne de dışındasın. Sanki göz ucuyla bakıyorsun ama filmi yine de hissediyorsun. Bazen yalnızca bir plan, (bir yüz, bir sessizlik, bir sigara dumanı) insanı en derin yerine dokunabiliyor. Küçük gibi gözüken bu olaylar silsilesi veyahut saniyelik gelişen bu tarz durumların değeri aslında sanıldığından daha büyüktür ve filmde bu tarz enstantanleri yedirmeleride ayrıca hoşuma gitti. Sanki filmi izlerken, sinemanın gerçekten bir "dil" olduğunu hissettim. Öyle bir dil ki, konuşmadan da anlaşılabiliyor. Bu çağın hızlı akan, her şeyi bir çırpıda tüketen yapısı içinde Vivre sa vie yavaşlıyor, duruyor ve sana da durmayı teklif ediyor. Tıpkı Perfect Days gibi. (Onu da tavsiye ederim bu arada.) "Bak" diyor, "bu sadece bir hikâye değil. Bu, senin de içinde bir yerlerde hissettiğin o şey." Belki de beni en çok etkileyen şey bu oldu: Film bittiğinde, içimde bir yerde derin bir boşluk oluşmadı. (Bazı sahneler hariç) Aksine, çok sessiz bir fark ediş hâli yaşadım… İnsanın yaşamı, seçimleri, çaresizlikler, umutlar üzerine düşünmeye başladım. Hiç tanımadığım bir kadının hikâyesinde ufak da olsa kendimden izler buldum. Herkese hitap edeceğini sanmıyorum. Yine dediğim gibi, 1962 yapımlı olduğu için olaylar gereğinden fazla durağan işleniyor ama yine de şans verilebilir. Belli bir izleyici kitlesine hitap ediyor nihayetinde.