Japonya'yı çok seviyorum. Aslında genel olarak Güney Kore ve Uzak Doğu ülkelerinin kendine haslığı çok hoşuma gidiyor. Hatta Oppenheimer'ın bu kadar göklere çıkarılmasına da anlam veremiyorum. Burada elbette Oppenheimer karalaması yapmayacağım. Ama kimse Japonya'yı konuşmuyor. Japonlar adına ben üzülüyorum resmen.…devamıJaponya'yı çok seviyorum. Aslında genel olarak Güney Kore ve Uzak Doğu ülkelerinin kendine haslığı çok hoşuma gidiyor. Hatta Oppenheimer'ın bu kadar göklere çıkarılmasına da anlam veremiyorum. Burada elbette Oppenheimer karalaması yapmayacağım. Ama kimse Japonya'yı konuşmuyor. Japonlar adına ben üzülüyorum resmen. Nolan emek verip kaliteli oyuncular ve prodüksiyon ile başarılı bir iş çıkarmıştı ancak içerisinde Amerikan propagandası yok diyemeyiz. Bir İngilizin de Amerikan tarihinden bir kesiti çekmesi aslına bakarsak bana çok saçma geliyor. Hatta Nolan'ın daha başka kurgulara yönelmesi gerektiğini düşünüyorum. Yeni projesi daha ilgi çekici görünüyor; Batı temellerine bir dönüş niteliğinde Odyssa.
Yeniden Japonya'ya dönelim. Şuan Takaşi Nagai'nin Nagazaki Çanları eserini okuyorum. İlk sayfalarına geçmeden önce, yine Amerikan siyasetinden nefret ettim. Japonların atom bombası düşmeden önce, düştüğünde ve sonrasında neler yaşadıklarına dair birçok eser okumak ve izlemek istiyorum. Ve bu konuda insanların da bilinçsiz olduğunu düşünüyorum. Amerika dünyaya bir fener tutuyor. İnsanlar bu ışığın kendilerini aydınlattığını sanarken, dünyaya bir karanlık iniyor. Hollywood bunu tüm araçlarıyla yapmayı başarıyor...
Japonya'nın soykırımla eş değer bu saldırı sonrası randımanlı şekilde büyümesi ve gelişmesi ise beni her zaman etkilemiştir. Bugün değişmediyse dünyanın üçüncü büyük ekonomisine sahipler diye biliyorum. Hem saldırıya uğrayıp hem de bu kadar güçlü kalabilmek, muazzam değil de nedir? Playstation'ın yaratıcısı Sony'den tut, bir sürü araba markası, teknolojik cihazların sahibi Japonya... Aynı zamanda son derece kuralcı ve disiplinli bir ülke. Almanlar hiç kalabilir bunun yanında... Türk insanı ise kimi durumlarda Japonya'yı görse, kendisinin fazla özgür olduğunu düşünürdü... E bunların yanında şu sakin, doğa ile iç içe kültürlerinin yansıtıldığı edebiyatı yok mu?.. Japonya'yı övdüğüm bir gönderi oldu evet. Ama hak ediyorlar... (Tabii buradaki kastım kendilerine has bir toplum oluşlarıydı. Yoksa buradaki övgüm canlı canlı ahtopat yahut başka canlı yemelerine değil. Veya ülkenin çoğunluğunun bir inancının olmamasına değil. Bunlar da onların özellikleri tabii ki.)
Sadece Japonlar üzerinden gitmeyeyim. Filistin ve Gazze'nin senelerce acı çektiklerini biliyoruz. Holokost temalı filmlerinse hiç durmadan çekilmeye devam ettiğini görüyoruz. Yalan söylemeye gerek yok; "Schindler List'e" Liam Neeson ve Ralph Fiennes'in enfes oyunculuğu ile bayılıyoruz. "Life Is Beatiful'un" müzikleri ve Bonjuirnoo Prensipessa sahnesi aklımızdan çıkmıyor. Pianist'te Adrian Brody'nin çaresizce ellerini havaya kaldırıp "Üşüyorum" repliği sanki gerçekmiş gibi yüreğimizi cızlatıyor. Ama şuan Gazzeli çocuk, kadın, cinsiyet fark etmeksizin sivil insanların ölümüne sebep olan canilerin yüreğinde o cızlama olmuyor. Allah'ın cezaları bu Siyonistlerin tarihini anlatan filmlere de insan öyle sıcakkanlı bakamıyor... Aldatıyorlar bizi.
Hâl böyleyken geçenlerde abimin hediyesi olan bir kitabı okumuştum. Bir sene oluyor. Filistin'de olayların başladığı 1940'lı yıllarda geçiyor "Küçük Bir Ayrıntı" kitabı. Başkarakterimiz genç bir kadın ve yıllar önce yaşanan canice bir olayı araştırmak için tehlikeli bölgeye gitmek istiyor. O topraklardaki çaresizliği, insanların yitip gitmesini Filistinli yazar Adania Shibli mükemmel anlatmış. Bu kitabı okuyunca kadın yazarı takdir ettim. Ve kitabın pek bilinmeyişine de üzüldüm. Can yayınları dilimize kazandırmış ve daha fazla okunmasını diliyorum. Her yürek kaldıramaz belki ancak bilinç oluşmasında önemli bir kitap.
Böyle soykırıma uğramış toplumların, o zamanlara ışık tutmuş kitaplarını okumak çok harika bir şey. Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim.